Saat almış başını gitmiş.

Jay-Jay Johanson sakinliği ve melankolisi içinde kendimi boncuk dizmeye verdim bu gece. Kopmuş kolyelerim vardı onları tamir ediyorum. Sabrımı ölçüyorum. Mini mini boncuklar… Yüzlerce… Rengarenk... Minik minik boncuklar... Teker teker dokunuyorum hepsine. Teker teker sabırla ve dikkatle onları diziyorum.
“beacuse she doesn't live here anymore
she hardly calls at all
now she's gone and i found myself lost
staring at the wall
she doesn't live here anymore
she hardly calls at all
since she's been gone and there's nobody here
to catch me when i fall”
diyor Jay-Jay şu anda. Kokular, yerler, şarkılar. Bunlar hep insana anılarını hatırlatır. Ş.yi terk ettikten çok kısa bir süre sonra bu albüm çıkmıştı ve bir gün mail kutumda bu şarkıyı bulmuştum “Time will show me” ile birlikte. O günleri hatırlattı bana. Hayat ne kadar hızlı geçip gidiyor. Ne çok şey yaşamışım. O aşktan sonra da çok şeyler yaşadım. Hala da yaşamaya devam ediyorum. Bir keresinde annem bana “O kadar ağlıyordun arkasından başka şehre taşındığında, ne oldu, nasıl oldu da attın içinden onu?” diye. Zaman bana gösterdi anne, gözlerimi kapadığım şeyleri görmemi, kulaklarımı tıkadığım şeyleri duymamı sağladı. Bir şarkı insana ne kadar çok şey hatırlatabiliyor değil mi? Şaşırtıcı. İçim şimdi bambaşka bir sıcaklıkla dolu. İki sene oluyor neredeyse. T. Zaman ne çabuk geçip gitmiş değil mi?

Bugün “Betty Blue”yu izledim en sonunda. Uzun zamandır elimin altından duran ama elimin bir türlü gitmediği filmlerdendi. Betty aşkı öylesine dolu dolu yaşıyorki filmde damarlarımda hissettim. Spoiler sayılmaz o yüzden şöyle tarif edebilirim. Betty, tutkulu, çekici, cüretkar, her ne kadar vurdumduymaz bir duruşu olsa da haksızlıklar karşısında da sessiz kalmayı kendine yediremeyen ve bunları kendine has yöntemlerle gösteren bir kadın. Hayatındaki herkesin bir rolü, onun kafasında bir senaryosu var ve o rollere uygun yaşamalarını bekliyor. Bu konuda da oldukça ısrarcı olabiliyor. Eğer bunu kabullenmezlerse de başta kendi olmak üzere herhangi birine ya da herhangi bir şeye zarar verebiliyor. Aşkı dolu dolu yaşıyor, yaşatıyor. Zorg ise basit bir musluk tamircisi ve bir gün ansızın hayatının merkezine oturan Betty için yaşıyor, nefes alıyor, çalışıyor, çalıyor. Sevgili Betty’sinin takıntılı yapısını uzun süre görmezden gelse de filmin sonunda bunu kendince çözümlüyor. Betty’nin asiliğinden bir kısım ben de nasibimi aldım sonunda. Doğru zaman bu zamanmış. O yüzden bu filme elim onca zamandır gitmemiş. İçimdeki ses… Teşekkür ederim. Mükemmel zamanlaman için.

Erkekler neden korkuyorlar anlamıyorum. Çok mu zor şöyle demek? Örneğin: “Hayatım hayallerini yaşamanı istiyorum çünkü ben de hayallerimi yaşamak istiyorum. Onları gerçeklere döndürebiliriz. O yüzden benden çok bir şey bekleme. Sonumuzun ne olacağını kim bilebilir ki? Hayallerini benim üzerime kurma diyorum yani. Senin yanındayım ve hep olacağım. Demek istediğim hayallerini benimle sınırlama. Belki çalışırsak ikimiz de gökyüzüne dokunabiliriz. Ne dersin?”
Gayet makul bir yaklaşım bence bu. İçinde çokça gerçekle bir fiske süslü yalan da var. Biz gerçekleri duymaktan ürkmüyoruz beyler ama tek beklediğimiz biraz daha dikkatli seçilmiş sözcükler. Bazen en basit, en yüzeysel denebilecek sözlerinizden bile derin manalar, hatta üç ciltlik polisiye romanlar çıkarabilecek düzeyde çalışıyor beynimiz. Ne güzel de söylemiş Oscar Wilde: “Women have a wonderful instinct about things. They can discover everything except the obvious.”

Bugün içsesimin bana hatırlattığı yazılardan birine daha baktım. Judy Syfers’ın 1971’de yazdığı “Why i want a wife” adlı yazısını bir kez daha okudum iki yıl sonra. “I belong to that classification of people known as wives. I am A Wife. And, not altogether incidentally, I am a mother.” diye başlıyor yazı. (Karılar olarak sınıflandırılan insanlardan biriyim. Ben bir karıyım. Ve, pek tesadüfi olmayarak da, bir anneyim.) Bugün kadın, kadınlık imgeleri çok kafamı kurcalıyor. Judy Syfers bu feminstik mizahı yansıttığı yazısında erkeklerin neden bir “karı”ya ihtiyaçları olduğunu düşünüyor ve bunun üzerine kendisi de bir “karı”sı olsun istiyor. Yazıyı merak edenler bir zahmet ekşisözlüke bakıp Türkçe’sine erişebilirler. İyi bir çeviri.

Sylvia Plath’in “Sırça Fanus”unu bir türlü bitiremiyorum. Okudukça “offf bunları ben yazmalıydım” diyorum. Sanki bitirirsem kitabı, büsbütün yalnız hissedeceğim kendimi. Belli bir yaştan ve belli bir birikimden (gerek entellektüel birikim gerekse hayatın gör dediklerinin insana kattıklarından olan birikimden) sonra kadınların takıldıkları, yoruldukları, sıkıldıkları çok benzer. Dur şarkıyı değiştireyim. Björk saati gelmiş. “All is full of love” yazıyı bitirmem gerektiğini hatırlatıyor bana. Yaşamayı seviyorum. Yazmayı seviyorum.

kim? ne? nasıl yani?

Uzanıp ona dokundum buz gibiydi. Gece, yanına uzandığımda, sıcacıktı. Bütün bir geceyi tek başına geçirdiğini sanmıştı herhalde tıpkı benim gibi. Seni unutmadım. Ama yine de bana yar olmana izin veremem. Ah sevgili kuşburnu çayım. Sen bunu hak etmemiştin. Yazık oldu sana. Sabah buz gibi olmayı hak etmedin hiç sen. Bu düşüncelerle uykumdan ayıldım bugün. Son iki günüm yatakta yatarak geçmişti. Belimi incittim. Z şeklinde olmak hiç de eğlenceli değilmiş. Bugünü de yatarak geçirmeye niyetli değildim. T. benimleydi bugün eski güzel günlere döndük beraberce. Tadı damağımda kaldı. Gün geçti gitti ama. Evim kapısı şifrelerle açılan kameralarla 24 saat gözlenen güvenlikli bir sitede. Öyle olmasına rağmen yine de tek başına kalmak ürkütücü. Bu ürkekliği atmak ve rahat uyumak için bir miktar alkol aldığımı senden saklayacak değilim sevgili okuyucu. Gevşedim iyi geldi. O yüzden yatmadan önce ben buradayım seni unutmadım demek istedim. Yazacak o kadar çok şey var ki. Sıralayamıyorum bir türlü. Belki yarın. Kim bilir? İyi geceler şimdilik.

sisli eryaman

Yazılacak aslında o kadar çok şey var ki neresinden başlayacağımı bilmiyorum. Yepyeni bir yıldayız artık. 2009. Nasıl bir yıl olacağını tabii ki bilmiyorum ama umarım uğurlu ve güzel bir yıl olur. Türkiye ve dünya gündemindeki olaylarla aslında pek de mutlu başlamadı 2009. İsrail Gazze’ye olan işgalini karadan da sürdürmeye başladı. Yüzlerce sivil yaralandı, öldü. Çok acılar var. Çok gözyaşı var. Sonrasında 7 tane Bilkent Üniversiteli genç, doğalgazdan zehirlenip öldüler. Ertesi gün tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de bir eski “genel müdürün” bu gençler hakkında yaptığı çirkin açıklamaları dinlemek zorunda kaldık. Onlar o acıları çekerken o anda kim bilir hepimiz nasıl gülüyorduk. Belki de dans ediyorduk. Çok üzücü. Korkular var. Ya ben de doğalgaz zehirlenmesinden ölürsem? Boruları kontrol et. Ya da Orta Doğu’daki savaş benim ülkeme de sıçrarsa? Ben sevdiğim, sevmediğim bir insanın bile ölmesine dayanamam. Acı. Çok acı var. Çok korku var.
Ankara’da kar yağıyor, gece yağan kar sabaha kalmadan eriyor. Her taraf çamur. Benim hayatım da çamur. Kendi kendime nazarım değiyor. Çığlıklar atmak geliyor içimden. Kapıları, duvarları yumruklamak. İçim acıyor, dışarıdan saklıyorum. Gülen bir yüzle karşılaşıyor suratıma bakanlar. Maskem yine yüzümde. Oysaki ben artık vazgeçmiştim ondan. Çok gerekmedikçe uzak olacaktım o maskeden ama olmadı. İçinden silebildin mi bir şeyleri? Ben de aynı yerinde duruyorlar. Dünyada insanın eline böylesi şanslar kolay geçmiyor sevgilim. Gerçek anlamda hep yakınlarında ol kalbimin. Kalbimin üzerine koy kalbini beraber çarpsınlar. Sana zaman vermeye devam edeceğim. Söylediklerini kabul etmedim. Tek bir kelimesini bile. Haberin olsun. Bir şişe şarap bize yeter.