my time has come


You were such a beautiful nightmare that you gave me a cold sore. I met him when I woke up this morning. I'm responsible for all my blue, all my melancholy, all my blessings, all my laughters. It is my fault that colour green of my vision. Get away from me with all your fake plastic trees from your childhood, your fake smile, your ugly truths, your fake hurts. You're like a second-hand so-called gift shop but a very cheap one.

I'm seeing blue, purple and red now, dancing with them, listening to their music.

After every party I die, I bear myself again. Plain. Stop chasing! I will get high not only spiritually but physically. It is rainy and cold outside. So peaceful. I suggest you to find a hobby other than me.

catch me when i fall



Eğer sigara içiyor olsaydım, gökyüzünün şu halini gördükten sonra bir tane yakardım. Kocaman bir nefes alır üflerdim gökyüzüne doğru. Böylece kocaman gri bir bulut da ben yapmış olurdum. Rujumun izmaritte bıraktığı izi okşardım dudaklarımla.

Adımın red kısmına uygun olarak giydiğim kırmızı ayakkabılarıma bakıyorum. Bugüne yine kendimce renk katmışım. Kötü şeyler yapasım var bugün. Yoksa durduk yere niye kırmızı topuklu ayakkabıyı seçtim sabah sabah o kadar ayakkabının içinden?

Çelişkiler içindeyim. Bir varmış, bir yokmuş diye başlayıp kendime masallar anlatasım var. Tesadüfen aklımda olan insanlar var. Dün akşamki şarkıların yaratmış olduğu anılar yumağının içine sıkışıp kaldım. Durduk yere burnuma kokular, kulağıma sesler geliyor, gözümün önünde renkler uçuşuyor. Algıda sıçıcılık yaşıyorum sanırım. Aptal bir mandalinadan bile bir sürü şey geldi aklıma az önce. Kabuklarından yaptığımız adam ve kadının dansları geldi aklıma. Jules et Jim izleyişimiz geldi sonra. Aptal aptal ağlamıştım sonunda böğürerek resmen. Çok arayasım geldi. Telefona elim gidip gidip geldi. Arasam sanki ne diyeceğim ki sana? En son görüşmek istediğinde seni iten ben değil miydim? Arayamayacağımı biliyorum aslında. Belki bir mail atsam? Aslında sadece sana enerjimi de gönderebilirim. Hissedip aramanı sağlayabilirdim. Eskiden böyle iletişim kurabiliyorduk ne tuhaftı? Sonra ben bir daha kimseyle öyle olmadım biliyor musun sayın okuyucu? Senin de beni aramaya cesaretin yoktur zaten.

Eskileri özlemek, onlarla olduğun zamanlardaki halini özlemek ne sinir bozucu. Sonbaharda neden insanın aklına bunlar gelir? En çok kendi kendime düşündüğüm zamandır benim sonbahar. Adımın retrospektif kısmına uygun retrospektif sergimi açarım kafamda. Onları kafamda kırmızıya boyar ve Redrospect olabilirim sonunda.

Geçer, geçer bu da geçer. Yağmur altında, kulağında müzikle tek başına uzun yürüyüşlere çıkarak atlatılacak bir dönem bu. Hep böyle oldu bu zamana kadar bundan sonrasının ne gibi bir farklılığı olsun ki? Tek başına akşamları şarap içilmelidir. Internet kapatılıp yıldızlar açılmalıdır gökyüzünde. Müzik, gece, şarap ve kendin... Ne rahat, ne güzel, ne hafif, ne duru... İlk kadehi böyle akşamlarda Hayyam'a kaldırırım ben. Yarın akşam yine öyle yapayım. Belki de dolunayı beklerim, bilemiyorum. Karar vermek istemiyorum uzun vadede. Anlık olan her şey daha çok hoşuma gidiyor bu aralar. Björk mevsimi gelmiş sevgili Kemgöz, hayırlı olsun ama bu sene başka şeyler dinleyeceğim. Daha afacan şeyler belki de.

Kahvene biraz karamelli kahve likörü ister misin?

Photo from: http://sbrac.deviantart.com/art/Locked-Spirit-138513039

“I Can’t Make Me”


Az şekerli bir kahve yaptım kendime ve sonunda bilgisayarın başına geçebildim. Aslında hep bilgisayar başındayım ya sonunda kendim ve senin için bir şeyler yazmak adına geçebildim diyelim. Bir süredir yazmadığımın farkındayım. Ne zaman artık düzenli bir şekilde yazacağım desem yazmadığımın farkına vardım o yüzden artık demeyeceğim öyle bir şey. Neler geldi neler geçti hayatımdan. Fona Butterfly Boucher’ın “I Can’t Make Me”sini aldım ki iyice havaya gireyim.

“All the things I want to say but I can't
All the things I want to do but I won't
Hold me tight
Not too tight
I'm in knots and you tie me in bows
I feel pretty
I know that you care
You're so sweet
You're so so sweet”

Bu aralar o kadar yoğunum ki dinlenemiyorum. Aslında bu yoğunluğu kendim yaratıyorum. Bir yandan iş bir yandan kurs bir yandan koro bir yandan arkadaşlarla çıkmalar gezmeler dans etmeler içmeceler… Uykusuzluk da aldı başını gidiyor iyice. 5. saatten sonrasını uyuyamıyorum ama sürekli yorgunum bedenen. Sonunda kocaman bir uçuk sahibi oldum dün akşam yarım saat içinde. Zovirax var Allahtan geçer birkaç güne diye ümit ediyorum.

Bu aralar kendimi iyice ff’den müzik paylaşım olayına vermiş olduğumdan dolayı da biraz seni ihmal ettim sevgili okuyucu lütfen kızma bana. Bazı zamanlar onu sana yazacağım yazı için not defteri gibi tutuyorum ama bir türlü toparlayıp da gelemiyorum sana. O kadar dolu ki kafam, içim bazen elim ayağım titriyor, dışarı atmak istiyorum ama yine de olduğu yerde taşlaşmayı tercih ediyor. Düzensiz yaşıyorum sanırım onunla çok alakalı. O kadar çok insanla konuşuyorum ki bu aralar kimle ne konuştuğumu karıştırıyorum. Diyorum hani senle şunu okumuştuk hatırlıyor musun onun bir de şöyle bir yazısı varmış, gelen tepki “o kim ki?” O zaman jeton düşüyor işte. Hala yazacaklarımı toparlayabilmiş değilim kafamda.

İki gün önce akşam bana sarhoş kafayla telefonda “Seni seviyorum Redro. Niye bana böyle yapıyorsun? Niye hiç böyle şeyler söylemiyorsun bana? Bak ben en azından kafam iyiyken de olsa söylüyorum” diyen adama “Ben sakinlik istiyorum A. Cool bir insanım anlayamadın mı hala uğraşma benle. İyiyim ben böyle,” diye ‘odunca’ bir cevap verebiliyorum. Onu bile seviyor. Daha ne yapayım? İlla bir şeyler yaşamak zorunda mıyız? Ben kendimle kalmak istediğimi belirttim sana sen de tamam ben de öyle istiyorum zaten dedikten sonra ne değişti? İki hafta önce güzel bir haftasonu geçirdik ama biz o çok sevdiğimiz “Before Sunrise” gibi olamayız. Ben o büyüyü hissedemedim sende, seni içime hapsedemedim. Seni sevemedim. Belki de sevmek istemedim. Şımarık bir çocuk gibiyim evet senin de söylediğin gibi. Deliyim evet o da var. Acayip asabiyim. Sen çay içmeyi severken ben kahve delisiyim. Futboldan nefret ederim. Ben de ne buluyorsun? Beni rahat bırak. Ben sana gelmek istemiyorum. “And I am going but I'm gonna come back, And maybe then this maybe that, Hold me tight, Not too tight” Tüm bunları söyledim ama yine de beni araman hoşuma gidiyor. Dişime göre olduğun yanların var ama sonunu çok net görebildiğim bir ilişkiye de başlamamak isteğimi anlayışla karşılayacağını umuyorum.

Dün akşam yine ayın yarısı kesikti. Bu sefer ben kesmedim. Kim yaptı bilmiyorum ama benim bir ay önceki halimdeki gibi çok sinirlenmiş biri var galiba. Onun enerjisini ben de alıyor olabilirim. O yüzden bu kadar sertim bu kadar kaprisliyim kendi içimde. Yine de arkadaşlarımla ve ailemle iyi zamanlar geçirmiyor değilim. Dengesiz bir insanım ben. Aynı zamanda melankoliye yatkın bir yapım var bunu da kabul ediyorum. Depresyon hırkamı henüz giymedim çok şükür hatta bu sene giymeye hiç niyetim yok. Yine de bana belli olmaz yanarlı dönerliyim ben. Mesela Ankara’da mükemmel profiterolü arıyorum. Antalya’da Akdeniz Pastanesi vardır. Antalyalı olanlar çok iyi bilirler. Oradaki tadı arıyorum Ankara’da. Buradaki büyük pastanelerde yedim ama onlar profiterolden çok başkaydılar. ff’de yazdım, yardımcı olanlara çok teşekkür ederim. En çok da Nif (•̪●)’e Tek tek hepsini gezeceğim ve gerek buradan gerek ff’den paylaşacağım sevgili okuyucu.

delininbiri ile tanışıp 13’ünde beraberce “Bir Delinin Hatıra Defteri”ne gittik. Deliren bir adamın hikayesini izledik. Muhteşemdi. İki deli Erdal Beşikçioğlu’nun sahnedeki mükemmel performansını ve bizden daha deli oluşunu görünce korkup sopalarımızı arkamıza sakladık. Yüreğimiz ağzımızda vincin tepesinde ordan oraya akrobat gibi koşuşunu seyrettik. Mükemmel bir performanstı tekrar tekrar söylüyorum. Zaten bu performansıyla 23 Ekimde bu yılın Baykal Saran ödülünü almış Beşikçioğlu. Kendisinin karizmasının hastası olduk deliyle. İyi ki tanımışım delininbirini. Çok sevdim. Çok kafa bir hatun. Daha nice delilikler yapacağız kendisiyle de işten güçten fırsat bulamadık bu aralar. 28 Ekim’de de beraberce “Şahane Düğün”e gideceğiz. Hatırlamasını da buradan yapayım.

Bugünlük bu kadar olsun sevgili okuyucu çok uzun yazmışım. Umarım sıkılmamışsındır. Halbuki daha yazacaklarım vardı daha Mortsaken ile olan arkadaşlığımızın geçmişinden, derin sohbetlerimizden ve Aditiacığım ile olan şarap gecemizden bahsedecektim. Bir dahaki yazıya kısmetmiş artık.

haftanın sonu

Cuma akşamı… Trafo’daydık. Flu’yu dinliyorduk, arkadaşlarımızı dinliyorduk her Cuma olduğu gibi. Bu hafta biraz farklıydı ama. İki arkadaşımız evleneceklerdi onların mutluluğunu kutluyorduk. Su gibi bira içtim o akşam. Derken “Lovesong” başladı programın en sonunda. Dans etmekten etrafta gülümseyerek dolanmaktan artık o kadar yorgundum ki. Zaten 12’yi geçtikten sonra Ankaralılar evlerine dönerler. Biz de orada kalmış bir avuç insandık. Oturdum. Müziğin tadını çıkarmak istedim. Bana her zaman neşe veren şarkıyı gözlerimi kapatarak dinlemek istedim. Tüm sözlerini, eslerini, sololarını ezbere bildiğim o şarkıyı dinlerken fark ettim: o kadar hissizleşmişim ki. O kadar sarhoşlukta aptalca şeyler yapar hoşlandığın kişiyi falan ararsın ya sevgili okuyucu, aldım telefonu elime (çünkü bu adı üzerinde “lovesong”) baktım arayabileceğim kimse yok. Bir çırpıda aklıma gelen 3 isimden hiçbiri değmezdi buna. Sanırım hissetmek de istemiyorum artık. O yüzden gözümün içine bakıp beni heyecan komasına sokan o adamı bile elimin tersiyle ittim geçen gün. Pişman mıyım peki? Hayır. Artık daha fazla yorulmak istemiyorum sanırım. İşte o kafada, o sevdiğim arkadaşlarımın yanında, sevdiğim şarkı capcanlı çalınırken kendimi aslında makyajsız, saç baş dağınık, pijamalarla odamda tek başıma oturuyormuş gibi hissettim. Sonra şarkı “i’ll always love youuu” diye bitince. Silkinip kendime geldim. “Bırak bu rock’n roll’u” deyip kendime, gülücüklerime devam ettim. Sonrası bilindik zaten. Bizimkilerin programı bitti, beraberce Rumeli’ye gidilip çorbalar içildi, son kalan enerjilerle gülünüp sohbetler edildi. Biz kızlar bir masada toplanıp Latin erkeklerinin güzelliklerinden ve enerjilerinden bahsederken bizi kolumuzdan tutup yeter artık diye dışarı çıkarmasalardı günün ilk ışıklarına kadar orada öylece oturup çay içebilirdik.

Cumartesi, sevgili E. ile geçen güzel haftasonumuza C.lerin evinde yapılan balık ve şarap keyfi eklendi. Anılar hatırlandı, gülücükler havada uçuştu, Cumartesi şarabının etkisini bir kez daha onayladıktan sonra eve dönüş maratonu başladı E. ve benim için. Dönüşte bir şişe daha Cumartesi aldıktan sonra kendimizi mutfakta sabahın 4üne kadar konuşurken bulduk E. ile. Gecenin en güzel kısmıydı sanırım o. Her zaman öyledir. Biz bir odanın içinde kanepenin bir ucunda o bir ucunda ben oturur sohbet ederiz, analizler ve yorumlar yaparız. Bu sefer de olay masadaydı. Onun da tadı ayrıydı E değil mi? İçlerimizde sakladığımız bütün sıkıntıları, kahkahaları koyduk masanın üzerine, şarabımızı yudumlarken birer lokma da onlardan aldık.

Pazar nikah vardı. İki dirhem bir çekirdek şeklinde E ile beraber şık kumaş pantolonlar, gömlekler, topuklu ayakkabı ve pür makyaj kombinasyonu ile zarafet ve endamımızı sergiledik. Heyecanla salonda yerimizi aldıktan sonra Bach’ın Air’i eşliğinde salona giren gelin ve damat tüylerimizi diken diken etti. Bilmezsin sen sevgili okuyucu biz Ankara Bach korosunda koristiz aynı zamanda. Tüylerimizin diken diken oluşuna Bach içerikli bir giriş neden oldu. Duygu dolu anlar yaşadıktan sonra, madem Bach ile evlendiniz şimdi siz Bach kadar çocuk da yaparsınız yorumuna S kahkahalarla gülerken Ö evet yapacağız ama 3 tane bize yeter diye cevap verdi. Fotoğraflar çekildi. Fırlatılan çiçeği E kaptı. Zaten benim hiç umudum olmadığı için yerimden bile kımıldamamıştım. Günümüzün bu kadarla sonlandığını düşünüyorsan yanılıyorsun sevgili okuyucu. Güzel bir kahvaltı ardından E’nin elleriyle yaptığı damla sakızlı Türk kahvesi keyfi geldi. Akşamüstü aynı ekiple Hayyami’de buluşup demlenmeye devam ettik. Şarapçı oldum zaten iyiden iyiye bu aralar. Ardından Nefes’te Alegria dinlemeye gidip vokalin alto sesine hep beraberce hayran kaldık. O kadar yorgunluğun üzerine artık eve döndüm, apar topar yatıp uyudum. O kadar yoruluyorum ki haftasonları işe geldiğimde fiziksel olarak dinleniyorum resmen. Eskiden annemler söylerdi de inanmazdım. Neyle dalga geçsem başıma geliyor. Bazı akşamlar kendimi televizyon başında uyuklarken bile buluyorum. Bu hafta evde yalnızım bol bol şarap içip tek başıma film izlemeyi düşünüyorum. Bugünlük benden bu kadar.