Karşılıklı kahve içmek mi zor yoksa bira içmek mi? İlk sohbeti nasıl olurdu acaba? En zor ve keyiflisi olsun. Susmayı unutarak devam etsin. Bir de böyle bir şey var tabi geceleri uyku kaçıran: Beni dinle.
Oralarda bir yerdesin biliyorum. Ama gülümsemeni bilmiyorum. Sesini bilmiyorum. Nefesinin ılıklığını, ellerini, soğuk havadan kenarları kalkmış tırnak etlerini bilmiyorum. Sonra... El yazını bilmiyorum mesela. Birbirimizi öperken kalplerimizin ritimlerini tahmin edebilirim sadece. Birbirimizi görebiliyor muyuz acaba? Belki dünyanın bir ucundasın ya da burnumun dibinde. Kim bilir belki annen kürtaj olmuştur ya da baban seni peçetelere sarıp sokağa atmıştır. Hiç varolamamış ve varolamayacaksındır. Yine de seni düşünmek güzel.
Bugün başımın üzerinde hep lanet bir kara bulut var nereye gidersem beni takip ediyor dediğim işgüzar arkadaşlarımın birinden Murphy kanunları ile ilgili pis bir mail aldım. Bu yazıyı da onun üzerine yazıverdim. İçlerinden birkaç tane de senin için seçtim sevgili okuyucu:
Elleriniz yağa bulaştığında, burnunuz kaşınmaya başlar ve acil tuvalete gitmeniz gerekmektedir.
Yere düşen her şey en zor ulaşılabilecek noktaya yuvarlanır.
Yanlışlıkla çevirdiğiniz bir telefon numarası hiçbir zaman meşgul çalmaz ve biri daima cevap verir.
Patronunuza işe geç kalma sebebinin patlak lastik olduğunu söylerseniz ertesi sabah lastiğinizi muhakkak patlak bulursunuz.
Eğer trafikte şerit değiştirirseniz, eski şeridiniz şimdi bulunduğunuzdan daha hızlı akar. (Bu hep böyledir)
Beraber görülmek istemediğiniz biriyle beraberseniz tanıdığınız biriyle karşılaşma ihtimali tavan yapar.
Birine bir aletin çalışmayacağını ispat etmeye çalıştığınız zaman o alet çalışır.
Kaşınma katsayısı vücudunuzda ulaşılması zor olan yerlerde en yüksektir. Şekilden şekle girersiniz.
Ne olursa olsun koridordan en uzak sandalyenin sahipleri en geç gelir.
Bir kahve içmek için oturduğunuzda patronunuz sizden bir görev ister ve bu görev süresi kahve soğuyana kadardır.
Eğer soyunma odasında sadece iki kişi varsa, onların soyunma dolapları bitişiktir.
Tereyağlı ve reçelli ekmeğinizin yeni yaptırdığınız veya aldığınız halıya düşme ihtimali, halının pahalılığı ve yeniliği ile doğru orantılıdır.
Ayakkabı ayağınıza tam geldiyse, o ayakkabı çirkindir.
Gerçekten çok sevdiğiniz bir ürünü bulup aldığınızda, o ürünü üretmekten vazgeçerler.
Kendinizi hasta hissedip doktora randevu alıp gittiğinizde aniden iyileşirsiniz. Eğer randevu almazsanız hastalık devam eder.
Benim bazı Murphy kanunlarım ise;
Bu mevsimde ne zaman topuklu ayakkabı giysem yağmur yağar ayakkabılarım batar.
Uykusuz olduğum gecenin sabahında ya toplantı olur ya da çok dikkat gerektirecek bir çeviri gelir.
Makyaj yapmaya üşenip saçım başım dağınık çıkmışsam evden o gün kesin çok yakışıklı bir çocukla tanışırım.
Bu liste daha uzar gider.
Bir de geçenlerde 1 kadın 1 erkekte böyle bir bölüm vardı. Ozan ve Zeynep asansörde kalırlar. Ozan sevişmek ister, Zeynep gerilir, korkar. Sonrasında Ozan Murphy kanunlarıyla olayı bağlayarak “bak eğer sevişirsek gelip bizi kurtarırlar” der. Sonrasını kendin izle sevgili okuyucu daha fazlası spoilera giriyor çünkü. Yine de durumları reçelli bir ekmek yere düşerse mutlaka reçelli tarafı yere gelir durumuna birebir uyuyordu.
Başta David Brown olmak üzere tüm Brazzaville ekibine Türk vatandaşlığı verilsin. Pasaport masraflarına yazık. Adamlar habire konsere İstanbul'a geliyorlar. Bir tanesine bile gidememiş olabilirim ama olsun. "Brazzaville in Istanbul" diye bir de albüm çıkarmışlar. 5-6 Kasım'da Babylon'da sahne almışlardı. Şu sonbahar mevsiminde dinlemeyi bırakamadığım gruplardandır Brazzaville. Her zaman mp3 playerımda "Dark Eyes" , "Sewers of Bangkok" , "Geneva", "Hong Kong Cafe" "Love is the answer" , "Hotel Ukraina" mutlaka olur. Türkiye'deki kadar büyük bir hayran kapasitesi var mıdır bilmiyorum.
David Brown ve Brazzaville ekibi Türkiye'yi o kadar seviyorlar ki sonunda Türk müzisyenlerle bir araya gelip Doublemoon'dan "Brazzaville in İstanbul" isimli bir albüm çıkarmışlar. Myspace sitelerine buradan bakabilirsiniz. Üşenenler için kadro şu şekilde (copy/paste'in ustasıyım):
David Arthur Brown Alev Lenz_Vokal Berke Can Özcan_Davul ( Tamburada, DandadaDan, 123 ) Burak Irmak_Rhodes, Piyano ( Tamburada, DandadaDan, 123 ) Cem Mısırlıoğlu_Davul ( Ragga Grondal ) Ceren Aksan_Keman ( Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ) Deniz Cuylan_Gitar ( Portecho,Norrda ) Feryin Kaya_ Bas, Lido ( Tamburada, DandadaDan, 123 ) Hakan Vreskala_Perküsyonlar ( Lars Damian, Siwan Perwer , Norrda ) James Hakan Dedeoğlu_Vokal ( Oak, Ricochet ) Kenny Lyon_Gitar ( Lemonheads, Jann Arden, Jim Bianco ) Kim ki O_Vokal Miray Kurtuluş_Vokal ( Mira, Nada ) Özün Usta_Steel Drum ( Tamburada ) Sarp Keskiner_Mandocello ( İstanbul Blues Kumpanyası, Saska ) Salih Nazım Peker_Divan Saz ( Kırıka, Saska )
Henüz albümü dinleyemedim ama yazmadan da duramazdım. Üşenmeyiniz MySpace profiline bakınız.
Kronik uykusuzum. Daha doğrusu 4 saatten fazla uyuduğumda kendimi suçlu hissederek uyanıyorum.
Bugün Cumartesiydi. İşe giderken yolda "Bugün niye güneşli ki? Yağmurlu olması gerekmez mi? Sonbahar yağmur mevsimidir. Niye yağmur yapmıyor ki şimdi?" diye düşündüm.
Bu akşam bira-tekila ikilisi vardı sahnelerde. Ekürilerle uzun sohbetler, psikanalizler, tekila etkisiyle kızaran yanaklar, kahkahalar, yak bi sigaralar... Uzun uzun üfledim dumanları. Sanırım hayatımın ilk gerçek sigarasını bu akşam içtim. "Hayır o öyle değil." "Hayır ben öyle yapmıyorum" "Hayat güzel" "Bir shot daha içsek mi?" "Biz birer bira daha alalım." "Ay azıcık sessiz olun yan masadan çok pis bakıyorlar." Yargılanmamanın ve yargılamamanın dayanılmaz hafifliği. Sonsuz güven duygusu. Karşılık beklememek.
İçimden geldiği gibi yaşamak istiyorum ne var bunda? Karmaya da inanmıyorum. Hiçbir şeye inanmıyorum ki ben? Günah denilen şey varsa şayet ben onları da çok seviyorum. Şu ana ve varlığına inanıyorum, bir de tekilanın kudretine. Üç vakte kadar yol çıkmış falımda. Hafiften ayılmaya renkleri görmeye başladım ben sevgili okuyucu. Tekrar ediyorum hiçbir şeye inanmıyorum bu akşam. Sadece redronun aslına ulaşmaya uğraşıyorum.
Şimdi Dhafer Youssef'den Aya dinle sevgili okuyucu. Beni daha iyi anlayacaksın buna eminim. Aramaya üşenenler bkz. (Buradan madafaka'ya selam olsun. Bu şarkıyı bize o öğretti, o sevdirdi.)
Denizin kokusunu şişeye doldurmuşlar da satıyorlarmış. Bu okyanus kokusu deniz kokusu vs.li temizlik ve bakım ürünlerini nasıl yapıyorlar anlayamıyorum. Taklit edilebilir bir koku mu deniz kokusu? Ferahlık veren fresh bir kokuya vurgu yapılıyor tabii ki bu ürünlerde. Yine de deniz kokusu deyince aklıma benim iyot kokusu geliyor. Çamaşırlarımın iyot iyot kokmasını ister miyim acaba? Hiç sanmıyorum. Buna başka bir ad bulsalar daha güzel olmaz mı? Vernel’in resmi sitesinde de şöyle bir tanıtım var: “Vernel Deniz Esintisi giysilerinize ve havlularınıza ferahlıkla birlikte deniz esintisi kazandırır. Ve böylece deniz kenarında yürürken denizin üstünden süzülüp yüzünüze çarpan hafif bir meltem esintisinin ferahlığını yaşayacaksınız” Aslında adamlar kokusunu değil esintisini gönderiyorlarmış bize. E madem öyle reklamdaki çocuk niye tinerciler gibi “Vernel Deniz Esintisi”ni koklayıp koklayıp kendinden geçiyor? Sorarım size? Koku çağrışımı yapıyoruz sadece değil mi? Pardon.
Bir de her yazdığı kıza deniz koktuğunu falan söyleyen erkek modeli var ki onları da böyle ıslak plaj havlusuyla kovalayasım geliyor. Türk erkeği yaratıcılığını tekrar kazansın bence. Bundan daha iyisini yapabilirsiniz beyler size güveniyorum.
Pardon, Garson Bey, ben bir deniz kokulu, iki buzlu bir viski alabilir miyim? Teşekkürler.