Where The Wild Things Are




Türkiye'de 11 Aralık 2009'da gösterime giren "Where The Wild Things Are" adlı filmi sonunda izleyebildim dün. Karen O and the Kids'in hazırladığı soundtracki zaten hatmetmiştim. Çoğumuzun unutamadığı çocukluk kitaplarından birinin filminin sonunda gösterime girmiş olması çok büyüleyici. Spike Jonze yönetmenliğindeki filmi izlerken fark edeceksiniz ki bu film aslında çocuklara yönelik değil sizin çocukluk anılarınıza yönelik. Bir nevi büyüklere masallar tadındaki film Max adlı küçük bir çocuğun "rüyasını" anlatıyor. Aşağıda ise Max'in anlattığı vampir öyküsünü sizlerle bir nevi fotoroman tadında paylaşmak istiyorum. Filmin mümkünse güzel kafalarda izlenmesini tavsiye ederim.
































bırak bu rock’n roll’u


Bazı kapılar vardır ne kadar zorlarsan zorla açamazsın. O yüzden en iyisi ve en acısızı uğraşmayı bırakıp çekip gitmektir. Beni daha fazla zorlamadığın için teşekkürler sevgili Kaju. Bazen arkadaş olarak kalmak, dahası bunu tercih etmek çok daha doğru bir davranıştır. Bunu sessizce başarabildiğimize memnunum. Her kuşun eti yenmez geyiğine hiç girmeyeceğim. Esprili bir yazı yazma peşinde değilim. Sadece söyleyeceğim birkaç bir şey var. Söylenmemiş söz her zaman için ağırdır biliyorsun. Benim birtakım gerçekleri öğrenemeyeceğimi düşünmek ne büyük hata. Ehh benim uykum hafiftir, hakkımda edilmiş cümleleri de kesinlikle duyarım. Hiçbir zaman çaresiz olmadım. Bu yüzden bir “hata” yapacaksam bunu senle yapmazdım. Benim en büyük hatamı buradan okuyarak zaten bulabilirsin. Eşim dostum sağ olsun kulaklarım da deliktir. Kimsenin gözüme gözüme sokulan geçmişini kucaklamak istemiyorum. Bu benim en doğal hakkım. Hayatımın en sakin ve en huzurlu dönemini yaşamaya devam edeceğim. Sana da tavsiye ederim ki zaten en son görüştüğümüzde de söylemiştim. Sen de bırak bu rock’n roll’u artık.

sabah olmuş





İnsanı sinirden ağlatacak derecede soğuk bir Ankara sabahı yine. Odamın perdeleri sımsıkı kapalı. Güneş erkenden odamın içine dolmasın diye özenle perdelerimi kapatırım her akşam. Bu sabah farklıydı ama her şey. Başka zaman olsa küfrederek uyanırdım, “Ankara senden nefret ediyorum, güneşin bile ısıtmıyor,” derdim.

Bu sabah farklıydı işte her şey. Perdemde bir güvenlik açığı oluşmuş. Odaya incecik bir çizgi halinde sızıvermiş güneş. Sızıp tam da yukarı doğru bakan sağ avucunun, uzun ve biçimli parmaklarının ve bembeyaz bileğinin üzerine konmuş. Evet, resmen konmuş işte.

Yüzümde geceden kalma makyajım, uçları artık dökülmüş kırmızı ojeli tırnaklarım ve birbirine girmiş saçlarımla doğrulup kalktım yataktan. Karşısına geçip dikildim ve sabahın o sakinliğinde o bembeyaz bileği, uzun ve biçimli parmakları, derin avuç içi çizgilerini seyrettim.

Acaba rüya mı görüyordum? Belli ki rüyayı o görüyordu. Belli belirsiz oynuyordu o uzun, o bembeyaz, o biçimli parmaklar. Daha fazla dayanamadım. Uzanıp öptüm uçlarını. Bir sigara yakıp karşısına geçtim, onu seyretmeye devam ettim.

Onu izlediğimi sezmiş olacak ki kıpırtıları arttı. Uyandı. Gerindi. Uzun uzun esnedi. Sonra da benim onu izlediğimi fark etti. Gözlerimin içine sersem sersem bakıp “Günaydın” dedi. “Çok oldun mu kalkalı?”

Gülümsedim.

photo from

Pastel



İşte bazen aynı böyle oluverir. Hep yanlış olanı seçeyim zaten derken buluverirsin kendini. Kapında seni bekleyeni görmezden gelirsin. Bu sefer buldum, tamamdır dersin de yine ileride seni en çok üzeceğe gidersin. Hem de bunu bile bile. Sonrasında da aşk acısı çekerken bulup kendine acırsın. Gecelerce uyku tutmaz. İyi halt edersin. Sonrası yine içindeki boşluğun kahkahası. Oturursunuz yan yana şarap içersiniz.

Gevende ile Seyfi Cem Baskın’ın beraberce yaptıkları bir kısa film yukarıda az önce izlediğin. 2006 yapımı olması lazım. Tarihten emin değilim. Son derece yalın bir senaryo ve yalın çekimler. Ağızda buruk bir tat bırakmayı başarıyor. Birkaç yıl sonra bir gece vakti ansızın tekrar karşıma çıktı seninle de paylaşayım istedim sevgili okuyucu. Böyle böyle işler işte benimkisi de.

O lafı etme!

Pek sevgili O.'nun öğrettiği yıkımlardan biri bu da. Kaç defa izledim bilmiyorum. Facebook'ta, YouTube'da filan çok popüler. Yasaklı deniyor, nedendir bilinmez. İçime oturdu benim kaç gündür sevgili okuyucu. Paylaşmasam olmazdı. Bilmeyen duymayan kalmasın. (Not: Vesikalı Yarim filmini de tekrar izlemek lazım üstad en kısa zamanda)

The Church - Under the Milky Way





Bu şarkıyı ne zaman duysam sağ elimin üzerindeki yara izini okşuyorum. Senden geriye kalan tek somut şey diye. Parmaklarımın arasında son nefesini verirken, yüzün o kadar güzeldi ki. O kadar kendindin ki. Hırıltıların, akan gözyaşların, yalvaran bakışların, ağzından çıkan köpüklerle ve o koyu sarı siyah teninle o kadar mükemmeldin ki. Sana son bir kez daha aşık olmamak elimde değildi. O an cansız olan bedenin, önceki soluk alıp verişlerin, çocuksu kahkahan, utanınca saçlarını kulaklarının arkasına atışın hiçbiri değildi seni gerçek yapan. O parmaklarımın arasındaki incecik boynundu gerçekliğin, güzelliğin, sadeliğin. Soluk alamadığın o dakikaları elini kolunu zarifçe çırptığın o dakikaları sonsuza dek saklamak için her şeyimi verebilirdim. Ancak sona yaklaşmıştık artık bunu ikimiz de hissediyorduk. Düşüncelerimi okudun o an. Kan kırmızısı ojeli tırnaklarını sağ elimin etine geçirdin ve son nefesini verdin.

redpill