Loli phabay



Her şey bununla başladı sanırım. Kucağında sıcacık derin bir uykuya dalmıştım o gece. Sonrasında korkup kaçmış olabilirim bir miktar. Dün gece arkadaşın biri ikimize özel iki tekila söyleyinceye kadar durumun ayrımına varamamıştım. Bugün farkındayım. İyi oldu böyle.

in the dark



2006 yılının Kasım ayında işe başlamıştım. İlk günümü dün gibi hatırlıyorum. Yılın o vaktine rağmen güneşli sıcacık bir gündü. Sanki doğa bana torpil geçmiş gibiydi. Cumartesiydi günlerden ve yoğunluktan aklını oynatabilirdin. İşimi sevdim. Bana ailemle ve evimle ilgili sıkıntılarımı, son 1 yıldır İstanbul’da yaşayan sevgilimin sıkıntılarını, yeme ve uyku problemlerimin hepsini unutturmuştu. Hani sihirli bir değnek değse bu kadar olur bile diyebilirdim o kadar optimist olsaydım. 6 kadın ve 1 erkek ofisin en büyük odasında beraberce çalışıyorduk. Tahminen 2 ay sonra ilginç derecede sakin bir Cumartesi öğleden sonra elinde bir tomar kağıt ve sırtında bir laptop çantasıyla ofise girdi. Siyah bir montu, açık mavi renkte bir kotu ve spor ayakkabıları vardı. Thea’ya doğru yürüdü ve elindeki kağıt tomarlarından bir kısmını seçip ona uzattı. Belli ki derli toplu biri değildi. Kusursuz bir aksanla ve müthiş parlak gözlerle konuşmaya başladı. Onu hayatımın içinde daha pek çok kez göreceğimi anlamıştım.

Her kahve molasında elinde ikimiz için birer kupa kahve veya çayla yanıma gelir oldu. Sonra sonra molalar uzamaya başladı, kıkırdaşmalar kahkahalara döndü. En büyük zevklerimizden biri de birbirimizle herkesin içinde dalga geçmekti. Ha buna bizden başka kimse gülmüyordu ama olsun. Birbirimize o kadar çok benziyorduk ki. Yani demek istediğim sadece kafa olarak değil fiziksel olarak da benziyorduk, giyim tarzı olarak da, müzikal zevk olarak da. Ben daha alternatif ve indie şeyler dinlemesi için onu zorlarken o da bana elektronik müzik dayatıyordu.

İşyerindeki samimi arkadaşlarımdan D bir gün beni yanına çekip “siz H ile çıkıyorsunuz değil mi? İlk gördüğümde anlamıştım zaten,” dedi. Hemen savunmaya geçmiştim kendimi çok iyi hatırlıyorum: “Yaa ne alakası var canım, biz arkadaşız (hep öyle derler). Hem biliyorsun benim uzakta da olsa bir sevgilim var. Yapamam böyle bir şeyi. Hani yani o olmasaydı da olmaz öyle şey. O ve ben. Ne alakası var cidden bari sen yapma böyle D abartmayın gözünüzü seveyim.” Söylediklerime kendimde inanmamıştım aslında. İş çıkışı birlikte gittiğimizi mi görmüştü acaba?

Bu arada biz neredeyse her gün işten beraber çıkar olmuştuk. Eve gittiğimizde de msnden devam ediyorduk konuşmaya. Sürekli konuşuyorduk sürekli bazen yoruluyordum en az benim kadar çenebazdı. Klasik muhabbetler işte okuyucu yani ne kadar çok benzediğimizi keşfetmeler ama ailelerimiz bile mi benzerdi ha sorarım sana. Böylesi msn gecelerinden bana şu an yukarıdaki widgettan dinlediğiniz şarkıyı yolladı. Yeni çıkmıştı bu şarkı o zaman ve tam sana göre istediğin gibi melodik diye de eklemişti. Sanırım yaklaşık 2-3 hafta boyunca bu şarkıyla yatıp kalktım diyebilirim. Dayanamazdım artık söyledim. “H benim İstanbul’da bir sevgilim var. Son 1 senedir İstanbul’da yaşıyor ve bazen hafta sonları ortadan kaybolduğumda onun yanına gidiyorum. Bu zamana kadar sana hiç söyleme fırsatım olmadı. Biz 3,5 senedir birlikteyiz.” Çat diye. Tokat gibi çarptı sözlerim. Belli etmemeye çalışsa da yeşil gözlerinin ardındaki şoku gördüm.

Birkaç gün sonra konuşmadan bunun da üstesinden geldik. Sonrasında ben ona sorunlarımızı anlatmaya başladım. Bana o kadar güzel tavsiyelerde bulundu ki istesem ilişkimi kurtarabilirdim. Tercih etmedim. Sevgilim yerine onun arkadaşlığını seçtim. Aşağı yukarı aynı günlere denk gelir eski cvleri karıştırıp da benden tam 10 yaş büyük olduğunu görmem. Herkesin söylemediği şeyler vardı. Olsun önemli değil. İstanbul’a gittim. 4.yıl dönümümüzdü o gün. Sevgilimden ayrıldım ve sırtımda ve gırtlağımda onun ağırlığıyla Ankara’ya geri döndüm. Hala Beşiktaş’ta gezinirken gerilirim aradan 3 sene geçmiş halbuki.

O zamanlar Lost 3. sezondaydı. En başından oturup beraberce izlemeye karar vermiştik. Sonrası haftada en az 3 gün onda kalıyordum. Üzerime onun L beden koyu yeşil eşofman altını ve mor siyah çizgili tişörtünü geçiriyordum. Patlamış mısır ve çay eşliğinde yatağına kurulup gece boyu Lost seyrediyorduk. Eve girer girmez yaptığı ilk şey bilgisayardan bu şarkıyı açmak olurdu. Geceleri onun çift kişilik yatağında yan yana uyurduk. Hiç sevişmedik, hiç öpüşmedik, hatta hiç sarılmadık bile birbirimize. Sonra ben gidip başka bir adamla boklar yedim, sonra sevgili oldum. O da iş yerinden başka bir kızla çıkmaya başladı. İş değiştirdim. Koptuk bir süre. Ama hiçbir zaman ayrılmadık. Hatta en bunalımlı olduğum zamanları sezer ve arar. “Redro delisi napıyorsun diye” ya da birden beni dürterler ben onu ararım. Konuşuruz sanki aylardır görüşmeyen biz değilmişiz gibi. O şimdi şu sıralar başka bir kızla nişanlı bense hala dikiş tutturmaya uğraşıyorum. Sevgili olup çuvallamaktan ve harcamaktansa, hiç bir araya gelmeyip arkadaş kalarak tüm hayatın boyunca o insanı yanında tutmak bazen daha doğru bir tercih olabiliyor. Ne zaman bu şarkıyı duysam işte bütün bunlar bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor. Tam da 3 yıl önce bu zamanlardı. Zaman çok hızlı ve kokuları unutamadığım gibi sesleri de unutamıyorum maalesef.

maydanoz


Bu aralar kendimi maydanoza verdim. Neredeyse her öğün maydanoz yiyorum. Hani yani delisi olduğumdan filan da değil. Sigara tiryakilerinin farkında olmadan arka arkaya sigara yakmaları gibiydi aslında benim maydanozla olan ilişkim. Bir süre sonra zaten tadını da almamaya başlıyorsunuz. Öyle çok bir anlam yüklemeye falan da gerek yok. Bildiğin yeşil yapraklı ot işte maydanoz. Biraz daha farklı diğerlerinden tadı az baharlı hepi topu bütün numarası da bu zaten. Kanımızdaki Egelilik zaten “ye ye ot ye, hatta biraz limon sık, zeytinyağı da gezdir üstüne” diye dürtükler bizi sürekli de bu maydanoz sevdası nedir anlamadım. Cümle içinde bile kullanasım geliyor. Hani kaliteli, güzel cümleler olsa neyse (o da ne demekse). “Ben dün pazardan maydanoz aldım.” “Rica edeceğim her boka maydanoz olmayınız.” Yeminle maydanoz zehirlenmesi diye bir şey varsa ondan geçireceğim. Yakındır. Sonra bu redro nerelerde filan derseniz bilin ki hastanede maydanoz zehirlenmesinden yatmış bir kolumdan serum yerken hemşirelere doktorlara “Allasen maydanoz verin bana. Maydanoooozzz” diye yalvarıyorumdur. Bu uğurda kriz geçirmiş olabilirim. Bunun bir üst basamağı damardan maydanoz suyu almak olacak. Maydanoz saplarını kaynatıp içiyordu annem bir ara kolesterole mi tansiyona mı ne iyi geliyormuş. Ver bir bardakta ben içeyim demiştim de midemi kaldırmıştı. Yine de maydanozla yaşadığımız romantik ilişkiye gölge düşürememişti bu durum. Yürekten bağlıyız birbirimize. Bazen acaba alışkanlık mı olduk birbirimiz için, acaba rutine mi bağlandık ya da tiryakisi mi oldum ben onun, istesem saniyesinde bırakırım ya diye düşünsem de hemen kovuyorum aklımdan bu saçmalıkları. Karmamız bozulmasın. Ruh ikizim o benim (o da ne sikko bir şeydir.) Şimdi felsefeye sikko dediğim için ya taş olursam? O zaman rüzgar yamacıma maydanoz tohumları taşısın. Maydanozla olan romantik ilişkime ve derin bağlılığıma kaldığım yerden devam edebileyim. (maydanoz zehirlenmesi kendini göstermeye başladı iyice saçmalıyorum. Yamuluyorsam düzeltmeyiniz.)

“Dişinde yeşil bir şey var.”
“Ay maydanozdur ne güzel.”

Ne güzel bir zerzevatsın maydanoz. Seni ince ince kıyıp da şehriye çorbasına koyan annemden utanıyorum.

Nedir bu içimdeki maydanoz sevgisi bilmiyorum. Yani şu an daha uykumdan ayılamadığım için böylesi bir yazı yazmış ve yayınlamış olabilirim. Gizli maydanoz aşkımı öğrendiğiniz için sizden ve en çok da kendimden nefret edebilirim. “Bu ellerle mi Allahım bu ellerle mi” diye feryat figan edebilirim. Saydım tam 21 kere maydanoz demişim yazıda. Hah şimdi de 22 oldu. Maydanozu seviyorum. 23!

Bak bu olsa bunu içer miydim bilmiyorum.

photo 1
photo 2

Bat For Lashes - What's A Girl To Do





Gecenin sessizliğini bozan sadece topuk sesleriydi. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında kadın alışkanlıktan yine erkeğin solunda yürüyordu. Kadının o geceki tek amacı işten çıkıp eve gitmekti aslında. “Zaten saat 9 olmuş. Eve gider uyurum.” diye geçirmişti içinden ta ki arkasından o tanıdık, o içini cız ettiren, o avuçlarını terleten sesi duyuncaya kadar. Kalbi duracaktı neredeyse bu beklenmedik atak karşısında. Bilindik gülümsemesiyle ve keskin “erkeksi” parfümüyle karşısındaydı yine. Üzerinde deri ceketi, elleri ceplerinde, sakalları koyuvermişti.

“Biraz yürüyelim mi?” (dedi adam)

“Nereye?” (dedi kadın tedirgin bir şekilde)

“Bilmem, sadece seninle yürümek istiyorum. Özledim.” (dedi adam)

“Bak. İşten yeni çıktım. Çok yorgunum. Bu topuklu çizmeler ayaklarımı mahvetti. Şu yağmura baksana saçlarım mahvolur. Hem seninle niye yürüyecekmişim ki?” (diyemedi kadın cesareti yoktu)

(onun yerine kuru bir) “Peki” (çıktı ağzından)

Yağmurun altında sırılsıklam konuşmadan yürüdüler sonrasında. Adam alışkanlıktan elini kadının omzuna attı, onu kendine doğru çekti; kadının şehrin isiyle karışık şampuan kokan ıslak saçlarına dayadı yanağını, kokladı içine çekti. Hafızasına kazıyor gibiydi her bir şeyi.

Sessizdiler. Gecenin sessizliğini bozan sadece topuk sesleriydi. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında kadın alışkanlıktan yine erkeğin solunda yürüyordu. Geçmişi düşünüyordu, korkularını düşünüyordu, heyecanlarını düşünüyordu. Sorular soruyordu kendine. Yanındaki bir zamanlar çok sevdiği bedeni düşünüyordu. Aniden durdu.

“Pardon.” (dedi)

Omzundaki eli ve sağ yanına yapışmış olan bedeni, o alışıldık sıcaklığı ve kokuyu kibarca itti. Yoldan geçmekte olan bir taksiyi çevirdi. Bindi ve gitti.



hmmmm

one bedroom apartment





Sadece sigara ve evde kalmış üç beş yiyecekle besleniyordu genç kadın. Üzerinde ölen sevgilisinin gömleğinden başka hiçbir şey yoktu. Ne bir iç çamaşırı ne bir çorap ne de bir toka. Sigarası bittikçe yavaş adımlarla telefona doğru yürüyor, fişini takıyor ve bakkaldan sigara istiyordu. Telefonu kapatır kapatmaz da tekrar fişi çekiyordu. Haftalardır evden çıkmamıştı. Eve sigara (ve bazen de kendi inisiyatifini kullanarak süt, ekmek ya da bisküvi) getiren bakkalın çırağına kuru bir “teşekkür ederim” demekten başka kimseyle de yüz yüze konuşmuyordu. Giydiği o gömleğin kokusu çoktan gitmiş kendi ağır, kirli, terli, sigara kokusu en derinlerine kadar işlemişti. Oysaki o, hala onun, “gideninin” kokusunu duyabiliyordu üzerinde.

Uyumaktan ölesiye korkuyordu. Sürekli kahve içerek bu karşı konulamaz dürtüsüne de baş kaldırabilmişti. Gerçi bir süre sonra uyumak diye bir ihtiyacın varlığını bile hatırlamıyordu. Aynı yemek yemeği unutması gibiydi bu da. Midesi bulanıp da tuvalette öğürmeye başladığında anlıyordu bir şeyler yemesi gerektiğini. Böylelikle mutfağa gidip birkaç parça bisküvi ya da küflü ekmek yiyordu. İlk başlarda acısını bu kadar klişe yaşadığı için kendine küfürler ediyordu. Sonradan bunun da farkına varmaz oldu.

Kapıcı biriken aidatları istemek için kapısına dayanmasaydı dünyada kendisinden ve arada siparişlerini getiren bakkal çırağından başka insanlarında var olduğunu bile hatırlamayacaktı. Kapıcıdan güç bela kurtulmuştu. Kahve yapmak için kettle’ın düğmesine bastı. Ağır adımlarla daha önce en az 15 kere kahve içip hiç yıkamadığı kupalarından birini aldı. Dibinde kalmış kahveyi lavaboya döktü. Rafa uzanıp kahve kavanozunu aldı. “s.ktir bitmiş” dedi yüksek sesle. Şimdi ta koca koridoru yürüyüp bakkala telefon etmesi gerekiyordu.

Bedenini sürüklercesine koridoru geçti. Telefonun fişini takmak için eğildiği sırada birden telefon çaldı. Eli ayağı boşanıverdi. Kalbi patlayacak gibi atıyordu. Öylece durup çalan telefonun sesini dinledi. Sanki bütün kasları donup kalmıştı o anda. “Acaba arayan kim?”di. “O olamaz. O gitti. Oradan aranmıyor ki. Aranabilseydi bu zamana kadar neden aramasın?”dı. Sonra sustu telefon. Korkuyla fişi kontrol etmek için masanın altına tam eğilecekti ki tekrar çalmaya başladı telefon. Titreyen ellerine inat, telefonu açabilme cesaretini göstermişti bu sefer. Arayan annesiydi. Sesi tabii ki endişeliydi. Kaç gündür neden aramadığı, onun gidişinden bu yana nasıl olduğu, hala gelip onu ziyaret etmesine neden izin vermediği sorularını arka arkaya sıralayıp birkaç kelimelik zoraki cevabı kızının ağzından koparabilmeyi başaran anne, buruk bir sevinçle biricik kızının doğum gününü kutladı. Genç kadın panik içinde sadece “teşekkürler” diyebildi ve aceleyle telefonu kapattı. Fişi çekti.

Heyecanlanmıştı. Doğum günlerini asla kaçırmazdı sevgilisi. P.S. I Love You’daki pasta sahnesi aklından geçti bir saniyeliğine. “Yok yok benim sevgilim öyle bir düşüncesizlik yapmaz,” dedi. İçi sevinçle doluverdi. Günlerdir çıkarmadığı gömleği yırtarcasına üstünden çıkardı. Banyoya koştu. Yıkandı. Makyajını yaptı. Onun en sevdiği parfümü sıktı. Geçen seneki yıldönümlerinde ona aldığı uçuk pembe elbiseyi giydi. Salonu havalandırdı, kül tablalarını boşalttı. Sehpayı sildi. Ortalığı toparladı. Minik bir meyveli pasta söyledi. Akşam olmuştu bile. Parfümünü ve rujunu tazeledi. Minik tealight mumları yaktı. Salonda her zamanki koltuğuna oturup beklemeye koyuldu sevgilisini. “Ne kadar da filmlerden fırlamış gibiyim. Beni görünce çok gülecek,” dedi. Yüzündeki hınzır gülümsemeyle içi geçiverdi.

“Lanet olsun. Uyumuşum,” diyerek uyandı. Ya o uyurken geldiyse sevgilisi? Camda durup bekledi bir süre acaba gelir mi diye. Telefonunu aradı. “Aradığınız numara kullanılmamaktadır,” dedi kadının biri. Güneş batıncaya kadar bekledi pencerede.

Sonunda pes etti. Kapattı pencereyi. Mutfağa gidip 5.yıl dönümleri için sakladıkları şarapla iki de kadeh getirdi. Üçüncü kadehten sonra gülmeye, karşısındaki kadehin sahibiyle konuşmaya başladı. Bir saat sonra şişe bitmişti. Karşısındaki kadehteki şarabı da dikip “Oradan nasıl dönebiliyorsun ki hayatım? İstediğiniz zaman size izin veriyorlar mı? Bırak Allah aşkına sen sadece bir hayalsin,” dedi. Bunları söyleyebildiğine kendi de şaşırmıştı. Yerinden kalktı. Annesinin ısrarlarıyla gittiği doktorun uyuyabilmesi için verdiğini söylediği üzerinde “xanax” yazan hapı aldı.

“Bir hafta boyunca uyumalıyım. Bir hafta uyursam her şey geçer. Bu saçma sapan düşüncelerin hepsini kafamdan atarım. Evet, her gün için bir hap alayım. 7 hap.”

Sonrası tatlı uyku. Birisi saçlarını okşayarak onu uyandırmaya çalışıyordu. Adını söyleyen bu sesi tanıyordu. Sevgilisinin sesiydi bu. Gülümsedi. Gözlerini açtı. Sevgilisinin gülen gözlerini gördü. Eğilip hafifçe öptü sevgilisi genç kadını.

Mutlu son. Yersen tabi.

Kings of Convenience - Mrs. Cold







Telefonun yeşil tuşuna basar basmaz “İstanbul’a gelmişsin. Neden beni aramadın?” diye direk konuya girdi. Aramasını beklemiyordum. Hem de bu saatte aramasını hiç beklemiyordum. Sadece biraz huzur kovalamak için gelmiştim buralara. “Aaa evet İstanbul’dayım. Fırsat olmadı ya kusura bakma,” diyebildim sadece. “Hem şey kuzenimle beraber geldik onunla ilgilenmem gerekiyor aklımdan çıkmış,” diye zırvalayabildim. O saatte daha iyi bir şey uyduramazdım ya. “Nasılsın?” diye sordum suçüstü yakalanmanın verdiği sıkılganlıkla. Cevap gelmedi bir süre, sustuk karşılıklı. “Sen beni artık görmüyorsun,” deyiverdi sonunda.
Gerisi çorap söküğü gibi geldi:
“Sen beni unuttun.”
“İstanbul’a kadar geliyorsun ve bana haber bile vermiyorsun.”
“Neyin var senin?”
“Bir şey mi oldu?”
“Başkası mı var?”
“Bana karşı ufacık da olsa hiçbir şey hissetmedin mi bugüne kadar?”
“Bir şey söyle.”
“En azından dinliyormuş gibi yap.”
“Sende bir tuhaflık var.”
“Peki”
“İstediğin bu mu?”
Sonrası tık diye bir ses. Aradan birkaç dakika geçmesi gerekti telefonun yüzüme kapandığını algılayabilmem için. Ağzımı açıp tek kelime edememiştim o yüzsüz “Nasılsın?” sorumdan sonra. Hafif bir baş ağrısıyla içeri arkadaşların yanına geri döndüm. Tekila ve kahkahalar beni karşıladı. Bana doğru uzatılan shot bardağını huzursuzca aldım. Kurallara uygun diktim kafaya, limon dilimini tek ısırıkta tertemiz ettim. İçim yanmadı bu sefer.
“Imperial March” çalmaya başladı. “Herkes niye bana bakıyor acaba, aman boşver, ne güzel şarkı bu da be” diye düşünürken “E açsana telefonu redro,” diye dürtükledi arkadaşım. İçeri odaya geçtim. Deja vu hissi içinde telefonun yeşil tuşuna bastım tekrar. “Orda mısın?” diyerek bu sefer de yine direk konuya girdi. “hı hı” diyebildim. “Seni anlıyorum aslında. Korktun benden. Özür dilerim. Öyle dememeliydim. Suratına kapattım da telefonu. Ne yapayım? Çok sinirlendirmiştin beni. Bunları değiştirebiliriz biliyorsun,” diye soluksuz sıraladı cümleleri peş peşe. “Değiştiremeyiz ki. Keşke mümkün olsaydı. Özür dilemene gerek yok. Sanırım buraya kadarmış. Ankara’ya dönünce seni ararım şimdi gitmem lazım,” diyebildim hissizce. Kuru bir “zahmet etme, gerek yok” geldi karşı taraftan, benden de bir “peki, nasıl istersen” geliverdi. İçeri döndüm birkaç gülücük ve içkiden sonra herkes sızdı bir koltukta.
Bir kış sabahından beklenmeyecek güzellikte güneşli bir güne uyandık o sabah hepimiz. Camı açtım. Sarhoşları uyandırdım, birkaç küfür yedim, yüzlerini yıkattım. Kahvaltı etmeye sahil kenarına gitmeye ikna ettim hepsini. Sarı eteğimi çıkardım bavuldan. Giydim. Arkadaşımın gardırobundan bir beyaz tişört seçtim kendime. Saçlarım zaten sarı. Papatya gibi oldum o sabah. İlkbaharımı yaşamaya başladım. Kendimle mutluydum ve kimsenin kabuklanmış yaramın kabuğunu benden önce koparmasına izin veremezdim.

photo

Radio Tarifa - Sin Palabras





"Sözcükler olmadan" konuştuğumuz bu gecenin sabahında nereye gidiyorsun? Kopamayacağımızı bildiğin halde hala nereye kaçmaya çalışıyorsun? Sürrealist mutluluklara, gürültücü aşklara hiç gerek duyduk mu bunca zaman? Öyleyse bu acele niye? Uzan yanıma tekrar. Dinginliğimizi yaşayalım. Bırak yüzüne dokunayım. Soluğumu hisset. Başkalarının içimizde bıraktığı boşlukların yok olduğunu görmüyor musun yan yanayken? Hiç değilse elimi uzattığımda sana dokunabileceğim kadar yakınımda ol.

Böyle böyle hisler işte. Yukardaki widgettan dinlersin. Aşağıdaki şifreyi de çözersin.

kendikendimekonuşuyorsamsanane

Sioen - Cruisin'





Yaz bitmek üzeredir. Eski aşktan sıyrılıp onun acısını terle atarken, sırtında yeni bir adamın gülümsemesiyle yeni güne uyanırsın. Eski halini dün gece bir trene bindirip uzaklara yollamışsındır. Sabah meltemini yüzünde hissedersin. Mutluluk doluverir her yanın. Rüzgar burnuna bahçedeki yaseminlerin kokusunu getirmiştir. İyi ki yaşıyorum dersin ya, işte öyle haller yaratıyor bende bu şarkı.

bakpostacıgeliyor