kuru kuru



Yağmurlu bir öğlen uyandı. Günü bugün de kaçırmıştı. Ağzı kupkuruydu. Günlerdir tek yapabildiği 3 sene önce beraber geçirdikleri o son Cuma gününü tekrar tekrar kafasında yaşamaktı. Sürekli sigara içip küçüçük odasının penceresinin önüne konan güvercinleri kovalıyordu. Acıkınca annesinin memleketten gönderdiği elma ve cevizlerden atıştırıyordu. İş bulmak için hiçbir çabası yoktu. Bir şekilde yaşayabiliyordu. 32 yaşındaydı. En çok sevdiği ve en çok nefret ettiği şehir İstanbul’da yaşıyordu. En sevdiği şey olan müzikten para kazanıyordu. Son kırıntılarını döktüğü bir mail atmıştı ona askerdeyken geçen yaz: “nasılsın umarım iyisindir ben polatlıda askerim askeri gazinoda müzik,garsonluk vs. yapıyorum işte 2ay kaldı çarşı izinlerinde sadece polatlı merkeze inebiliyoruz.. eğer ziyaret etmek istersen seni görmek isterim beklerim, tabi görüşmek istemezsen ya da erkek arkadaşın izin vermezse saygılar, iyi bak kendine bir tek diileğiim vaaar mutlu oool yeeeteeer!” Cevapsa tam ona yaraşır kuruluktaydı: “merhaba, teşekkür ederim iyiyim sen de iyisindir umarım. mailini yeni gördüm. askerliğinin az kalmasına ve dahası polatlı'da olmasına çok sevindim. çok iyi olmuş senin için. seni ziyaret etmeme erkek arkadaşım bir şey demez ama yine de kendim pek doğru bulmuyorum. bunca zaman sonra iyi haberlerini almak güzel yine de. en azından artık hayatını daha düzenli hale koyduğunu görmek daha da güzel. umarım her şey yolunda gider bundan sonra hayatında. hayırlı tezkereler şimdiden. kendine iyi bak.” Bir şeyler hala yitikti. “Bahar telaşı” düşündü sonra bir de “beyaz dalga” vardı. Gülümsedi kendi kendine. Bir sigara yaktı. Tıraş olmak üzere banyoya doğru yürüdü.

photo

8 Dakika




Şekerli yoğurttan nefret ederim. Bir kaşığı bile beni kusturmaya yeter. O günkü 8 saatlik siestanın ardından yaşadığım 8 dakikalık fiestadan sonra da bu hissi yaşamıştım. Bir daha görmek istemediğimi dahası sırf görmemek için elimden geleni yapacağımı biliyordum. Janjanlı pakete aldanıp da ürün almamak lazım sevgili okuyucu, şarkı güzel bak sen onu dinle. Başka bir hikaye filan anlatacak değilim. Girizgah yapıyorum filan da sanılmasın. Öyle kafama göre takılıyorum.

Mart ayı bilindiği gibi en çok kedilere yarayan aydır. Çalıştığım yerin kocaman yemyeşil bir bahçesi var. Eh doğanın çağrısına kulak veren pek kıymetli kedi mahlukatı da yeşil alanı bulmuşken kullanmadan etmiyor. Bir bağırtı, bir devrilen saksıların taşların sesi, üzerlerine su atıp onları kovalayan insanların sesi derken buralar çok hareketli.

Bu hafta o kadar soğuktu ki Ankara yani burnumdaki sümük dondu neredeyse. Haftasonu bahar gibi olacakmış ısınacakmış diyor meteoroloji yetkilileri ama onlara da ne kadar güven olur bilemiyorum. Tek istediğim sevgilimle kaygısızca çimlerin üzerine yatıp güneşin keyfini sürmek.

Aman şimdi kim açıp da Lost’un yeni bölümünü seyredecek. Bitse de kurtulsak diyebileceğim bir diziye dönüşmüş olması ne acı. Tıpkı sigara gibi bir alışkanlık oldu. Bir türlü bırakamıyorsun ama tat da almıyorsun. Öyle bir halde benim için. En iyisi Lost izleyeyim ben. Bu yazı da bir yere varmayacak. Anlaşıldı.


photo

fantastik rüyalar dilerim vol.2


Lost adasına ilk kez düşmüş Jack Shephard kadar şaşkın bir şekilde etrafıma bakınırken kocaman bir gökdelen görüyorum. Tepesi görünmüyor, bulutların arasında kalmış. Petronas Kuleleri yanında halt etmiş. O kadar yüksek. Gerçi ömrümde Petronas Kulelerini çıplak gözle görmüşlüğüm yok ama çok yüksekti işte bunlar da uzatmayayım daha fazla. Hipnotize olmuş bir şekilde ona doğru yürüyorum. Yaklaştıkça mikrop kadar olduğumu fark ediyorum yanında. O kadar kocaman yani anlatabiliyor muyum? Evet hala uzatıyorum farkındayım neyse yüksekliğine vay anasını sayın seyirciler kıvamında böyle şapşal bakıyorum. Alıklığım geçince fark ediyorum ki gökdelen aslında havada duruyor. Yani sanılmasın ki almış başını uça uça gidiyor. Çok değil bir kat yüksekliğinde filan havada duruyor sabit bir şekilde. “Yok artık, mutlaka vardır bir şeyler. Olur mu hiç öyle şey? Koskoca gökdelen nasıl havada durur? Şahitleri mi var Kayseri otobüsü de değil ki anasını satayım bir haller gelsin havada dursun?” diyorum ve altına giriveriyorum gökdelenin. Bütün korku filmleri nasıl gerizekalı kızların böyle tuhaf yerlere girmeleriyle başlıyorsa benim bu hareketimle de farklı bir şey olmadı aslında. Ve olaylar gelişir kıvamında devam etti her şey. Gökdelenin içine girince 4 köşesinden incecik kolonların tuttuğunu görüyorum. “Ohannes bu kadar ağırlığı nasıl taşıyor bunlar? Acaba neden yapılmış bir bakayım,” diye bir tanesine doğru yaklaşmaya başlıyorum. Ben yaklaştıkça kolonun sağ tarafından başlayıp diğer kolona kadar siyah bir duvar oluşuyor. Donup kalıyorum bir süre, sonra duvara dokunmak için elimi uzatıyorum. Duvar yumuşak biraz. Yatak başlıkları gibi deri bir maddeden yapılmış sanki. Kolona dokunmak için kafamı sola çeviriyorum. İlla dokunup o kolonun nasıl bir maddeden yapıldığını bulmam lazım. Bu sefer de kolonun sol tarafına aynı şeyler oluyor. Siyah, deri yatak başlıkları gibi yumuşak duvar yine. Bu sefer koşarak diğer kolona doğru gidiyorum, ona da dokunmak için uzanıyorum. Diğer kolonlarda da aynı şeyler oluyor. Derken derken dört bir tarafım simsiyah duvarlarla kaplanmış ve ben karanlıkta o gökdelenin altına örümcek ağına takılan sinek gibi sıkışıp kalıyorum. Çığlık atıp yardım istemeye çalışıyorum ama odanın ses geçirmez olduğunu boş olduğu halde yankı olmamasından anlıyorum. Sonra da uyanıyorum ve neredeyse tüm Cumartesi gününü tutulmuş bir boyunla geçiriyorum.

Fantastik rüyalar dilerim



Kronik uykusuz geçen bir dönemin ardından artık erkenden yatar uyur oldum. Hatta bebekler gibi uyuduğum bile söylenebilir. 11 oldu mu bir ağırlık çöküyor üzerime, yatak neredeyse seksi bir ses tonuyla beni kucağına çağırıyor ve ben küt diye gidiyorum. Bir kere de bir konuda dengeli olsaydım. Ya hiç uyumuyorum ya çok uyuyorum. Daha birkaç hafta öncesine kadar günde 3 saatlik uykuyla geziyordum. Sanki gece uyuyunca yapmam gereken bir çok şeyi yapmıyormuşum gibi bir suçluluk duyuyordum o aralar. Kafamda da kırk tilki vardı gerçi onlarda uyku kaçırmada kahveden filan daha etkilidir bilirsiniz. Yine de vücut sağlığı olarak daha iyi oldum böyle uyuyunca. Cildim düzelmeye başladı. Bunda tekrar kalbimin çarpmasını sağlayan adamın da büyük payı olduğunu da unutmamak gerek.

İşin ilginç yanı uyku düzenimle birlikte rüyalarım da düzelmeye başladı. Dün gece çok yakın arkadaşlarımdan bir tanesini olan B.’yi gördüm rüyamda. “Bak ben memelerimi yaptırdım,” diye geliyor yanıma. Heyecan içinde “aaaa aç bakalım,” diyorum. “Çok beğeneceksin,” diyor. Bekliyorum ki silikonlu güzel meme yaptırmıştır kendine diye ama ohannes o da nesi? Hatun kendine bir tane daha meme yaptırmış. İki memesinin ortasında bir tane daha meme var. Hani şu internette bulabileceğiniz türden anomalilerdeki gibi. 3 meme! Üstelik üçü de minik! “Ayyy bu ne be,” diyorum. “Çok güzel olmuş de mi,” diyor. “Sapıttın mı kızım,” diyorum ben o ise heyecanla “ Bu doktor çok iyi bir insan. Sağ olsun benden çok az bir ücret aldı yoksa nasıl yaptırayım,” diye cevaplıyor. Olayın fantastik kısmı ise şu ortaya yaptırdığı 3. meme şeffaf ve mavi. Sonra uyandım sanırım hatırlamıyorum daha fazla bir şey.

Uyusam ayrı bir dert uyumayıp da düşüncelere dalsam ayrı bir dert sevgili okuyucu. Herkese fantastik rüyalar dilerim.

Pardon beyefendi televizyonun sesini biraz kısabilir misiniz? Uyuyamıyoruz yukarıda bak saat kaç oldu? Evet sana diyorum komşu kıs şunun sesini yoksa sabah 6’da inadımdan kalkıp süpürge yaparım!

I'm a Cyborg, But That's OK



Filmin orijinal adı Saibogujiman Kwenchana, pek çoğumuzun bildiği ismiyle “I'm a Cyborg, But That's OK.” Türkçeye “Ben Bir Robotum Ama Sorun Değil” olarak çevrilmiş. Bence sorun. Bir kere robot ve cyborg kavramları birbirinden çok ayrıdır. Cyborg sibernetik organizmanın kısaltılmasıdır. Bünyesinde organik yapıyı ve mekaniği bir arada bulunduran yapılardır, robotlar gibi tamamen mekanik değildir. Bir de insan görünümlü robotlar vardır onlara da android denir. Lütfen bu kavramlar birbirine karıştırılmasın. O yüzden önce “cyborg”ü robot olarak çevirenlere selam edip devam ediyorum.

Film 2006 yapımı ve pek çoğumuzun Old Boy’un yönetmeni olarak bildiğimiz Chan-wook Park’ın filmi. Hollywood’un vıcık vıcık romantik komedilerinden fenalık gelen herkese bu Kore filmini tavsiye ediyorum. Bir süredir arşivimde bulunan filmi daha yeni izleyebildim. Eşime dostuma izleyin mutlaka diye direttiğim filmlerden biri oluverdi. Sonra da neden bloga atmıyorum bunu dedim. Olayın özü budur.

Filmi youtube'ta videolara bakarken keşfettim. Yazıyı spoiler kaynatacak değilim. Yukarıda beni filmi hemen edinmeye iten videoyu paylaşıyorum zaten. Film esas kızımız Young-goon’un fabrikada radyo yapma sahnesiyle açılıyor. Kendisinin bir cyborg olduğuna inanan Young-goon bir takım yönlendirici diye niteleyebileceğimiz sesler duyuyor ve kendine “zarar” veriyor. Sonrasında da akıl hastanesini boyluyor. Bozulmaktan korktuğu için yemek yemeyi reddediyor ve kendisi gibi mekanik objelerle konuşmaya başlıyor. Tek amacı kendisinin fare olduğunu düşünen ve sadece turp ile beslenen her şeyden çok sevdiği büyükannesini bir süre önce kaldırıldığı hastaneden kaçırmak olan Young-goon, hastanede ping-pong üstadı esas oğlanımız Il-sun ile karşılaşıyor. Il-sun ping-pong üstadı olmasının yanı sıra çok da iyi bir hırsız. Sonrasında da zaten “ve olaylar gelişir” kısmı geliyor.

filmden snapshotlarım:










iyi seyirler.