Let’s never stop falling in love



Pazar sabahı oluvermiş bile. Nisan ayının sonundayız. Pencereyi açınca içeri tertemiz havanın, çiçek kokularının ve kuş seslerinin dolduğu mükemmel bir Pazar sabahı işte. Ondan erken uyandığım için kollarından bir parça olsun sıyrılıp bir süre yüzünü, belli belirsiz soluk alış verişini, kocaman ve düzgün parmaklarını izledim. Bembeyaz teninden öptüm. Kıpırdanmaya mırıl mırıl uyanmaya başladığını fark edince hemen kafamı göğsüne gömüp uyuyor numarası yaptım. Yanılmamıştım. Uyandı. Saçlarımdan öptü omzuma dokundu ve uykusuna kaldığı yerden devam etti ben de onu seyretmeye. Orada ne kadar bir zaman onu izledim bilmiyorum. Dudaklarına mini mini bir öpücük kondurup yataktan kalktım. Sessizce camı açtım içeri bahar dolsun diye.

Üzerime ayak bileklerime kadar inen, çiçek desenli, askılı elbisemi geçirip mutfağa doğru çıplak ayak yürüdüm. Ne de olsa bahar gelmişti, ev terliği kavramından kurtulmalıydık. Mutfaktaki tarihi eser denebilecek mini müzik çalara Pink Martini koydum. Demliğe biraz normal çay ve biraz da bergamotlu çay attım. Ekmekleri kızartmak için dilimledim. Bir müzikalde esas kızı oynuyordum adeta. Eteklerimi savurarak dans ederken bizim için kahvaltı hazırlamak… Bahar sabahı… Balkonda kahvaltı keyfi…

Mutluluk bu mudur? Budur!

AVM çocukları





Yakın çevrem alışveriş merkezlerinden hazzetmediğimi bilirler. Hiç ama hiç sevmem. Çoğunluk sinema için gittiğimse tamamen doğrudur. İşte orada şahit olduğum birkaç şeyden bahsedeceğim. Bundan sonra AVM diyeyim herkes gibi de kurtulayım uzun uzun yazmaktan.

Ankara bilindiği üzere bir yapay şelaleler, yapay göller ve AVM’ler cennetidir. Buraya ziyarete gelenleri önce Anıtkabir’e, sonra Atakule’ye, sonra Tunalı Hilmi Caddesi’ne ve özellikle de Kuğulu Parka götürmek gibi zorunluluklarımız vardır. Şehrin zaten daha da bunlardan başka rekreasyon alanları ve yapay şelaleleri meşhurdur. Eşi dostu kolundan çeke çeke “bak bu da Türkiye’nin bilmem kaçıncı şöyle AVM’si, yok en büyük akvaryumu, yok en büyük vırt, en büyük zırtı, en büyük tırtı” diye AVM’lere iteklemek de artık bir gelenek halini aldı. Son 3 yıldır ise her sokağa bir AVM şeklinde bir politika var ki evlere şenlik. O kadar ki Eskişehir Yolu’nun baş kısmını Bakanlıklar olarak isimlendiren Ankara ili, bence, Odtü kavşağından sonraki yolun tamamını AVM’ler olarak isimlendirmelidir.

Bilindiği üzere bu AVM’ler yoğun olarak çocuklar, bebek arabalarındaki bebekler ve anneler tarafından işgal edilmişlerdir. 3 kuruş aklı olmayan garip ayakkabılı, kocaman takılı, fönlü postişli saçlı, anadilini konuşamayan ama “seksi” kızlardan sonra insanın asaplarını bozan güruh çocuklar ve anneleridir. Nisan ayının sonlarındayız ve havalar düzeldi diyebiliriz. Ankara’da zilyon tane Gülüverli (Gulliver değil Gülüver, evet) rekreasyon alanına gitmek, temiz havadan yararlanıp çocuklarının koşup oynamalarını teşvik etmek varken tembel gençler yetiştirme tercihli annelerin yine favori mekanları AVM’ler.

Sonsuz bir fast food yeme ve çığlık atabilme kabiliyetine sahip çocukların pek yoğun olmadığını bildiğimiz hafta içi bir gün annemle evimizin yakınındaki AVM’ye gittik. Amacımız akşam yemeği hazırlamaya üşendiğimiz için bir şeyler atıştırıp sonrasında da sinemaya gitmekti. Görece sakin bir yemek yemiş çaylarımızı içiyorduk ki “hayvansın!” diye bağıran bir kadın sesi duyduk. Aman kadını taciz ettiler herhalde korkuyla kafamızı çevirmiştik ki iki masa yanımızdaki annenin çocuğuna bağırdığını gördük. Tam o anda kadın devam etti “hayvansın! Yeme şunları diyorum hala yiyorsun. Hayvansın ben gidiyorum,” dedi ve eşyalarını toplayarak masadan kalkıp gitti. Arkasından da 8-9 yaşlarında biraz göbekli olan oğlu kafası önde kumpirini ve portakal suyunu bırakarak kafası önünde annesini izledi. Hayatımızın şokunu yaşadık sanırım orada bulunan 7-8 kişi. Hangi anne kendi aldığı yiyeceği yiyen çocuğuna “hayvansın” diye bağırır? Bunu herkesi içinde yapmasına ise hiç değinmiyorum bile. Annemle ilk şoku atlattıktan sonra “herkes çocuk sahibi olmamalı” önermemiz üzerinde kısa bir konuşma yaptıktan sonra tedirgince kalkıp sinema salonuna yöneldik.

Annem, altyazılı film izlemekten yorulduğu için vizyondaki yerli bir komedi filmini seçip yerlerimize kurulduk. Hafta içi olduğundan salon da tenhaydı. Hemen önümüzde bir anne 8-9 yaşındaki oğluyla oturmuş patlamış mısır yiyip kola içiyorlar, gülerek filmi izliyorlardı. Film arasında gülüp şakalaşan bu anne oğlu görünce, yemek yerken oğluna “hayvansın!” diye bağıran anneyi hatırladık. Kafamızda ister istemez kıyasladık ve tütütütü maşallah dedik. Film bittikten sonra bütün salon abuk koridorlardan geçerek çıkışa doğru ilerliyorduk ki bir annenin daha azarlamalarını duyduk: “Ya sana inanmıyorum. Tuvaletini mi yaptın buradaki tuvalete? Tutsana 10 dakika sonra evdeyiz. Sen de her tuvalete girip çişini yapıyorsun. Ne biçim çocuksun. Bıkbıkbıkbıkbık” Az önce imrenerek baktığımız anne oğuldan geliyordu bu sesler de. Sanki bu anne çocukken kendisi hiç tuvaletini kaçırmadı. Çocuğu altına kaçırmayıp da tek başına tuvalete gittiği için sevineceği yerde hijyen manyaklığı içinde herkesin içinde oğluna bağırmayı seçmişti bu anne de.

Bizim zamanımızda ile başlayan ifadelerden hoşlanmasam da bu durumda onu kullanmak durumundayım. İşte kullanıyorum okuyucu hazır mısın? Bizim zamanımızda, çocuklar tek başlarına sokağa çıkar arkadaşlarıyla akşama kadar oynarlardı, annelerimizin en büyük derdi bizim beslenmemiz ve ağzımızın yüzümüzün temiz olmasıydı. Güdümlü anne terliğini gerçekten yaramazlık yapıp sağa sola ya da kendimize zarar verdiğimizde yerdik.

Özetle, herkes anne baba olmayı hak etmiyor. Sabrı ve sevgisi olmayan insanlar kendi tercihlerini kullanmalı ve sırf eşi dostu, komşusu, arkadaşı ya da rakip gördüğü her kim varsa ondan özenip çocuk yapmamalı. Genelleme yapmak çok risklidir ve doğru değildir aslında biliyorum ama sorunlu çocukların oluşmasında anne babaların tutarsız davranışlarının ve mükemmeliyetçi hırslarının en büyük rolü oynadığını düşünüyorum.

Ve Black Box Recorder’ın bu şarkısının da duruma cuk oturması. Sözlerine buradan bakarak tekrar dinleyin.

attenzione prostitute!


Nisan ayının ilk günlerinden beri birkaç yerde karşıma çıkan bir haberdi bu. Yazmak için anca fırsat bulabildim. Haberin orijinaline şuradan bakabilirsiniz.

İngilizce bilmeyen okuyucular için şöyle özet geçeyim. İtalya’nın Treviso kentinden ilginç bir tabela örneği bu. Kentteki fahişelerden bunalan belediye başkanı amme hizmeti olaraktan bu tabelayı şehrin en işlek caddesine konduruvermiş. Yukarıdaki fotoğrafta da gördüğünüz gibi bildiğimiz yaya geçidi işaretlerinden birini deforme etmiş. Fahişeyi tanımlamak içinse koca memeli, mini etekli, yüksek ökçeli ayakkabılı bir kadın çizilmiş. Yani tabelanın varlığına mı sövsem yoksa çizilen fahişe klişesine mi derken şöyle bir laf geçiyor haberde “Motorists and pedestrians have complained that the sign is 'confusing', saying they don't know if it means to watch out for crossing hookers or if it means prostitutes operate in the area.” Türkçesi “ Yayalar ve sürücüler, karşıdan karşıya geçen hayat kadınlarına dikkat etmeleri anlamına mı yoksa bölgede hayat kadınlarının çalıştığı anlamına mı geldiğini bilemediklerini söyleyerek tabelanın kafa karıştırıcı olmasından yakınıyorlar.” Bu yorumu da okuduktan sonra güldüm ve haberi geçtim. Treviso Belediye Başkanı’na ve halkına buradan el sallıyorum bir de Almanya’daki yengeme. Gelirken bir kere de çikolata yerine başka bir şey getir be cimri kadın.

Haberin sonrasını araştıracak pek vaktim olmadı. Yanlış ya da eksik olduğum yanlar varsa düzeltin lütfen. Bu haber belki de bizim şu düdüklü tencereye sıkışan çocuk haberi gibi ısıtılıp ısıtılıp uzun zamandır önümüze sunuluyor da olabilir. Bilemiyorum ama ben bizim İ. Melih Gökçek’ten de bu tür yaratıcı tabela çalışmaları bekliyorum. Bizde daha çok “Konutlarınız hayırlı olsun. R.T. E.” gibi anıtlar var. Trafik tabelalarında, bildiğim kadarıyla, o kadar yaratıcı değiliz. En fazla yıllardır herkesin bildiği cadde isimleri saçma sapan değiştiriliyor. Biraz Treviso belediyesinden feyz alınmasının ve daha yaratıcı olunmasının vakti geldi bence.

makrocuyum ezelden


Pek bir yoğun geçen dört günün ardından yine buralardayım. Konser koşturmacasından sonra bu haftasonu da eve tıkılmayalım gezelim görelim şeklinde bir atakla kendimizi yollara vurduk.

Cumartesi günü evceğizimizden çıkıp Dikmen Vadisi’ne yürüdük. M ile beraber fotoğraf aşkına makro çalışmalar yaptık. M’nin ben yaşlı fotoğrafı çekeceğim diye inatlaşması ve kitap okuyup sigara içen yaşlı bir amcanın ona hayır fotoğrafımı çekemezsin deyişi, bu sırada bizim oradaki güvenlikçi bir adamla vadi ve kuralları hakkında bilgi almamız, İ’nin siz fotoğraf çekemiyorsunuz bak makro şöyle olacak aferin redro cancaazım olmuş bak M böyle çekeceksin demesi, benim şımarmam, yüz kadar merdiven basamağını bir fiil hızlı adımlarla çıkmamız, üç tane adamı zorla Atakule’ye kadar yürütmem ki Hoşdere civarında sevdiceğimi tabiri caizse omzumda taşıdığım doğrudur. Bu aradaki mesafe, Ankara’yı bilenler höh demeye devam edeceklerdir, uzak olduğu kadar yokuşludur da sevgili okuyucu. O sıcak havada oramızdan buramızdan ter de akmıştır. Amma ve lakin şıklığımdan ve hanfendiliğimden asla ödün vermediğimi de bu fırsatla belirtmek isterim. Elbisemle ve bilekten bağlama ilginç ayakkabımla ikisi göbekli bir zargana balığı kadar zayıf erkeği zorla Atakule’den Seymenler Parkı’na şahsıma doğru yöneltilmiş bir takım küfürler ve kötü sözler eşliğinde de olsa yürüttüğüm ise kesinlikle doğrudur. Bunu inkar etmiyorum bilakis gururla söylüyorum. Sonradan ordaki çimlere yayılınca her şeyi unuttular. Akşam Voodoo Blues’da bira içeceğiz söz diye onlara rüşvet vermiş miydim? Evet, vermiştim. Cumartesi akşamı da orada İnadına Blues’u dinleyip kendimize mükemmel bir blues ziyafeti de çektik. Tavsiye ediyorum Ankara’daki herkese. Cumartesi akşamları küçücük mekanlarda zaten evde de dinleyebileceğiniz şarkıları dinlemektense Voodoo Blues’a gelip İnadına Blues grubunu dinlemelisiniz. Şurdan grup hakkında az da olsa bilgi edinebilirsiniz.

Sevgili okuyucu, sana şöyle gezdim, böyle eğlendim demek pek de istemesem de güzel bir haftasonu geçirdim ne yalan söyleyeyim? Pazar günü de İ, 6 farklı gömlek ve 6 farklı tişört denedikten sonra benim seçtiğim gömleğe boyun eğdi de sonunda evden çıkabildik ve banliyö treniyle Kayaş’a gittik arkadaşlarla. Tren beklerken aditia ve buz benim katiyen sevmediğim güvercinlere simitlerinden minik parçalar attılar. En sonunda kahraman ve çevik serçeler geldi de güvercinleri kaçırdılar ya en çok o zaman sevindim işte. Kayaş’ta, Mavi Göl diye bir yer var, yakın, yürüyerek gidersiniz diyen amcaya da buradan selam ederim. 3 kmlik yol yakın değildir, hele ki yokuş olunca tam bir azaptır! Allahtan manzarası güzeldi de gittiğimize deydi. Her ne kadar milletin mangalda yaptığı cızbızların kokusunu alıp yutkunsak da güzeldi. Ağaçların altında uyumak, şarkı söylemek, semaver çayı ve muhabbet, buzun fikri olan cezalı top oyunu (cezası: topu düşüren sağ elinin işaret parmağını topun üzerine koyar ve 4’ten başlayarak topun etrafında parmağını kaldırmadan ve topa bakarak döner. Ceza sayısı her turda bir arttırılarak devam eder. Bizzat 9, 5 ve 9 kez döndüm. Çok acayip bir kafası var. Herkese tavsiye ederim), sonrası yağmur altında koraller söyleme ve trenle eve dönme, beraberce yemek yeme, evde bira ve çekirdek (lanet olsun deyip bir türlü bırakamadığımız o çekirdek var ya bebek oh bebek) eşliğinde sohbet etme ve yorgunluktan yığılan bedenlerimizi evlerimize sürükleme şeklindeydi. Hala çok yorgunum. Bir duş alıp yatayım ben. Sen de şu videoyu izlersin. Bu videoyu ne kadar çok sevdiğimi beni yakından tanıyanlar bilirler. Hatta "oldu bak bunla evlenirim ben" bile diyorum benle buradaki gibi dans edebilecek adamla. Buradan izninle sevdiceğime de ince bir mesaj göndermek istiyorum sevgili okuyucu. Buyur burdan yak bakalım.


Editors - You Don't Know Love
Yükleyen piasrecordings. - DiÄ�er müzik videolarına göz atın.

P.S. Eyjafjallajökull buzulunun altındaki yanardağ patladı ve bulutlardan bir demet Türkiye de yararlanacak. Bu sebepten pek çok kaynaktan öğrendiğim kadarıyla Salı’dan itibaren Cuma’ya kadar buralarda dolanacakmış. Asit yağmuru tehlikesi var filan deniyor. Korktum bildiğin. Şemsiyesiz, ceketsiz dışarı çıkmayın. Tırstırstırstırstırstırs koşarak uzaklaş.

“Ya aşkitom yeaaaağğğ” (ıyk) ya da “usandım bu yağmurlu havalardan” kasidesi


Hah tam da dediydim “tamam artık bahar geldi, sıcacık havalar, oh mis gibi güneş var, yayılalım çimlerde çeşitli biçimlerde” diye. Ankara yine yağmurlu, çamurlu, serin ve bir o kadar da kasvetli. “Ay artık havalar da ısındı sıcak şarap mevsimi geçti” demiştik geçen gün aditia’yla. Yalanmış meğer. Geçmemiş. Hala serinmiş havalar. Kandırılmışız sadece. Evin içinde hırkasız gezilmiyormuş. Yosun tuttuk artık yetmedi mi?

Şemsiye kullanmayı pek pratik bulmadığım için mümkün olduğunca taşımaktan kaçınıyorum. Peki ya diğer insanlar? “Ammaaa lakin ki öyle değildir.” Yağmurlu günlerde daha fazla küfrettiğimi fark ettim. Nedeni yağmurlu günlerde sokakta şemsiyelerini insanların gözüne sokarak ilerlemeyi seven yaya modelidir. Bir de bunun kırmızı ışığa takılmayayım diye son sürat geçmek suretiyle yayaları yağmurdan daha çok ve hatta tabiri caizse donuna kadar ıslatan sürücü modeli var. Bence bu ikisini karşı karşıya getirirsek dünyanın en büyük sorunlarından biri daha çözülecektir.

Bu aralar takıldığım bir diğer noktaysa sürekli “güzelim” ifadesini kullanan insanlar. Tatlım, hayatım, canım ve hatta aşkitom diyen (evet son zamanlarda “aşkitom”u kullanan çok fazla insan var) insanlara bir dereceye kadar katlanabiliyorum ama “güzelim”i duyunca bende sigortalar atıyor. Mazlumu getirin bana diyorum. Bileklerimi ovsunlar beni sakinleştirsinler istiyorum. Bunun nedeni için çocukluğuma inmeye gerek yok. Hatta bazı dövülesi insanların söylediği gibi “gerenk yok böbeeeğğm” diyorum ve kahvemi höpürdetmeye gidiyorum. Su ısıtayım derken yine yakmayayım çaydanlığı yoksa ıslak havluyu kapıp kovalama sırası anneme geçecek.

Photo (Evet google’a “güzelim” yazıp çıkan ilk fotoyu koydum.)

Manuet





Bach şu an mezarından çıkıp da hortlasa gırtlağımı sıkar mıydı acaba? İlahi aşk ile dolu dolu olan ve bir o kadar da libidosu yüksek besteci benim şu nazik satırlarıma o kadar haşin bir tepki vermez umarım. Mezarında ters de dönmesin sakın. Bu sefer bambaşka hislerle doluyum bunu dinlerken. Artık daha fazla odunluk yapmayı bir kenara bıraktım ve bana doğru uzatılmış o eli tuttum biliyorsun sevgili okuyucu. Şurada da sana çıtlatmıştım hatırlarsan. Sonuç olarak mutluyum ve huzurluyum. Paranoyalarımdan sıyrıldım, dağınık hatun halimi bir köşeye fırlattım ve şimdi oldu artık diyebiliyorum.

Bir süredir uğramıyordum buralara. Neden yazmıyorsun diye dürtükleyen birileri de olmadığı için iyice yaymıştım. Şimdi de öyle zevzekleniyorum bilgisayar başında aslında. Bu parçaya daha fazla kayıtsız kalamadım ve ne yazsam diye düşünmeden geçtim klavyenin başına.

Reader’dan takip edenler fark etmemişlerdir tabii ki birkaç hafta önce blogun temasını değiştirdim. Değiştirdim de demeyelim bu olsun bu olmasın kısmında katkıda bulundum sadece. “Ya ben bu temamı beğenmiyorum. Milletin ne güzel blogları var. Bir de benimkine bak hıh. Bu ne sikkoluktur. Çok mutsuzum. Şuradaki twitter şeysine tıklayınca bile benim twitterım değil başkasının twitter’ı çıkıyor. Ağlayacağım ya ben bu işlerden niye anlamıyorum. Bak senin blogun ne güzel. Sen kendin mi yaptın?...” diye devam eden zırıltılarıma dayanamayan sevgilim tüm Pazar gününü bana ayırdı ve neredeyse 1000 tane şablon arasından bana bir tanesini beğendirtti. Kodlarla oynamayı bilmek ne güzel şeymiş. Arka plandaki tahtalar dışında her şey olmuş durumda. Kendisine uygun şekillerde teşekkür de ettim yani sevgili okuyucu merak etmeyesin. O kadar da hödük değilim.

Bir an evvel yarın olsun. Hava güzel olsun. Geçen hafta olduğu gibi gezelim, lunaparka gidelim. O korktuğu için tüm kamikaze vs dönmeli düşmeli aletlere karşıdan bakalım, en azından “galaksi”ye binip yüreğini hoplattıralım istiyorum. Sonra da çimlere kaygısızca uzanıp güneşin keyfini sürelim. Gülüşelim, öpüşelim. “Öf yandım” deyip kalkayım gideyim ikimize dondurma alayım. Tüm gün bahar güneşinin altında tembellik yapalım. Hatta ben onun o kuru dizine yatmış bıdı bıdı konuşurken arkadaşlarımız yanımıza gelsin “size bira getirdik kalkın da içelim” desinler. Günümüzün fon müziği olarak da bu parça çalsın. Çünkü bu aralar ne zaman bunu dinlesem, onu düşünüyorum. Liseli aşıklar gibi heyecanlanıyorum ve böylesi bir gün hayal ediyorum. Bildiğin kekoya bağlıyorum an itibariyle farkındayım ama ne yapayım? Mutluyum.

Pardon, iki tequila sunrise alabilir miyiz? Bol buzlu olsun ve lütfen pipet koymayın.


photo