uyurum mütemadiyen hiç acımam

Şu servis otobüslerinin sırrı nedir? Oturduğum yere içinde sedatif bulunan şırınga mı koyuyorlar cidden merak ediyorum. Bir insan sabah akşam servise her bindiğinde uyur mu? Ben öyleyim. Çat diye kafam öne ya da yana yatıveriyor. Tam yanımdakinin omzuna kafam düşecekken uyanıyorum, sonra kaldığım yerden devam ediyorum. Hatta bazı durumlarda cama kafamı çarpıyorum da uyanıyorum ama benim için sorun mu? Hayır aynen devam uykuya. İnceden salyam da akıyor bazen. O derece derin uyuyorum yani. Yine de her zaman kendi durağımda uyanıyorum. Pavlov’un köpeğinin modern zamandaki versiyonu gibiyim. Hayır, şimdi yaz mevsimi öyle bir sorun yok ama kışın insanın içinde bir takım korkular oluyor sevgili okuyucu. Hani üşütmüşsündür böyle karnın ağrıyordur yani uyuyakaldığımda ya pırtlatırsam ve hatta pırtlattıysam? İlk defa gittiğim bir evin ya da bir mekanın tuvaletinin sifonunun çalışmaması ihtimalinden ne kadar tırsıyorsam bundan da en az o kadar tırsıyorum.

 Bir de böyle bir icat var. Japonlar yapmış. Bana bundan alın.

Efes Pilsen One Love Festival 2010


“Binicem Hayati’nin üstüne vurucam kırbacı vurucam kırbacı” galeyanıyla ses getiren sonrası da toplu “oha be prekazi” tepkisiyle karşılık bulan tüm bunların ardından organizatörlerin “tamam yeaaa şaka yaptıydık ki biz zaten” cevabıyla başlayan Efes One Love Festival’deydim geçen hafta sonu. Hayatiler oldukça yakışıklı ve cool bir şekilde yağmurluk ve güneş kremi dağıttılar.

Festivale gitmemin nedeni “The Whitest Boy Alive”dı zaten onu da ilk olarak izledikten sonra tamam dedim ben alacağımı aldım bu festivalden. Erlend Øye sadece bağırtılarından albüm çıkarsa alırım. O derece severim o şapşal halini. Sahnenin sol tarafındaki anfinin üzerindeki ananas aklıma HIMYM’daki pineapple incident sahnesini getirdi. Orada ne aradığını bilmiyorum bilen varsa söylesin. Daniel Nentwig’in “Rhodes Piano”sunu kucağına alıp Erlendcığımla solo attıkları sahne muhteşemdi. Kendimi o kadar kaptırmıştım ki maalesef o anı fotoğraflayamadım. İki günlük festival maratonunun en iyi konserlerinden biriydi. Kaçıranlar hallerine yansınlar.

The Whitest Boy Alive’dan sonra sahneyi electro-pop grubu “Fischerspooner” aldı. Very gay ve mükemmel bir sahne şovuyla festivalcileri tabiri caizse eğlenceden delirttiler. Performanslarının sonuna doğru sahneye hayranlardan birini gönüllü olarak sahneye çağırdılar. Adının Eylül olduğunu öğrendiğimiz (guys your names are fuckin difficult diye de ekledi sevgili casey) bir fan sahneye çıktı çatır çatır “emerge”ü söyledi. Kendine güveniyle hepimizin beğenisini kazandı, çılgınlar gibi alkışladık. Casey her ne kadar 3-5 defa şarkıların ortasında durup konuşarak dikkatleri ve motivasyonu biraz sekteye uğratmış olsa da (ve hatta ya bi sus da devam edin ya öeeeff diye bağırmış olabilirim) sahnede daha bir saat kalsalar bir saat daha izler ve çılgınlar gibi dans etmeye devam ederdik.

Fischerspooner’ın ardından Cumartesi’nin headliner’ı Groove Armada sahnedeydi. Pek çok insanın zaten Cumartesi One Love’a gelmesinin nedeniydi. Ancak o kadar kalabalıktı ki anca uzaktan bakıp biralarımızı yudumlayarak dinleyebildik, sahneyi çok az görebildik. Sahnenin sağındaki ve solundaki dev ekranlardan görebildim çoğunlukla. Ses de çok süper gelmiyordu zaten eh kalk gidelim deyip son şarkıyı beklemeden çıkmak durumunda kaldık. Yoksa kalabalıktan "açık havada" havasızlıktan ölecektik. Çıkarken sahnenin yan tarafında Hande Yener’i gördük. Yaz sonundaki konserlerinde kesin Groove Armada ve Fischerspooner karışımı bir gösteri sunacaktır adım gibi eminim. Redro dediydi dersiniz.


Pazar günü sağanak yağmura aldırmadan “İlhan Erşahin İstanbul Sessions/Erik Truffaz” dinledik. Tabiri caizse donumuza kadar ıslandık ama bu coşkumuzdan hiçbir şey eksiltmedi. Güzel müzik için her şey değer.

İlhan Erşahin / Erik Truffaz’dan sonra sahneye “Wild Beasts” çıktı. Kaliteli müzik vardı ,evet iyi çalıyorlardı ama zaten evde cdden dinleyebileceğim düzeydeydiler ve burun kıvırıp yemek yemeye, bira içmeye gittik. Sonradan öğrendim ki sahneden erken ayrılmışlar. Festival alanında eğlencelik dağıtılan bagetlerden birini grubun basçısına fırlatılması neden olmuş diyorlar ama gözümle görmedim bir şey diyemeyeceğim.

Wild Beasts’ten sonra sahneye porselen bebeğimiz "Sophie Ellis-Bextor" çıktı. Başlarda yeni albümünden bilmediğimiz şarkılarını çalıp biraz moralimizi düşürmüş olsa da sonrasında olayı toparlayıp hepimizi coşturdu. Bir insan hiç mi yaşlanmaz Allahım diyerek bizleri bir güzel çatlattı Sophie. Bu kadar ilgi göreceğini tahmin etmemişti sanırım ki habire iltifat etti bize. Çok güzeldi. Mini mini elbisesiyle ve güzel sesiyle de beğenimizi topladı.

Pazar günün headliner’ı ve konserin son grubu “The Ting Tings”ti. Şaşırtıcı şekilde iyilerdi. Festival programını ilk gördüğümde headliner olarak ne alaka bunlar şimdi desem de en çok keyif aldığım performanslardan biriydi. Enerjileriyle seyirciyi coşturdular. Müzikal açıdan çok bir şey vaat etmeseler de eğlendirmesini bildiler.

Onun dışında, çok eğlendim, harika bir festivaldi, şöyle güzel aktiviteler vardı, böyle çılgın attım diyemeyeceğim. Zaten Whitest Boy Alive izlemek için gitmişim diğerleri benim için bonus olmuş (İlhan Erşahin ve Eric Truffaz üslerine alınmasınlar rica ederim). Fiyatlar çok abartı değildi. Acayip bir tuvalet kuyruğu ya da pislikle karşılaşmadım. Sadece yemek zamanınızı iyi ayarlamanız gerekiyordu ki o upuzun sıralarda aç beklemeyesiniz. Daha önce festival ve konser deneyimimiz olduğu için bu konularda da hiç sıkıntı çekmedik. Çimlere uzanıp gökyüzünü seyredip güzel müzikler dinleyip bira içmek pek keyifliydi. Buradan beni kandırıp da festivale götüren canım arkadaşım delininbiri’ne teşekkür ederim. Onunla geçirdiğim hafta sonu çok güzeldi.

Alma


Rodrigo Blaas'ın yönetmenliğini yaptığı ödüllü bir kısa film "Alma". Chucky'nin kulakları çınlasın. Böyle bebekli filmler ve animasyonlar görünce ister istemez geriliyorum. Çocukluğumuzda beynimizi nasıl yıkadıysa artık. Daha detaylı bilgi almak için bkz. http://almashortfilm.com/ filmin websitesi.

Bored to Death: A Noir-Otic Comedy


Son zamanlarda hadi artık devamı çekilsin diye beklediğim Bored to Death'in 2. sezonu sonbaharda başlar sanırım. Bilmeyenler için dizinin konusunu Jonathan Ames adındaki beyaz şarap ve ot bağımlısı olan bir yazarın trajikomik dedektiflik maceraları diye yüzeysel bir şekilde özetleyebilirim. (Efendim biz ailecek gülerek izliyorduk 8 bölümde dizi tatile girdi. Oldu mu şimdi HBO?) Official Trailer:



Bir de böyle romantiklikler de var birkaç tane, yersen tabi.

tek elle yönetim


Çok şükür senatoda evet/hayır oyu kullanmak için tek eli kaldırmak yeterli oluyor.

YouTube açılmıyor diyenler buradan ya da buradan bakabilir.

kırmızı kravat sendromu


Derhal kırmızı kravatın kaldırılmasını talep ediyorum. Beyaz çoraptan büyük ölçüde vazgeçebilmiş erkek cinsi bunu da başarsın lütfen. İşim dolayısıyla her gün kravatlı adamlarla muhattap oluyorum ve onların cart kırmızı parlak kravatları gözümü alıyor. Normalde kırmızıyı çok severim ama parlak kırmızı kravat beni çileden çıkarıyor. Ölesiye sinir ediyor. Eskiden öğretmenlik yaptığım dönemde bir öğrenci vardı bizim dil kursunda. Sürekli takım elbise ve kırmızı parlak renkli kravatlarla geliyordu derse. Ona gıcık olmamdan da kaynaklanıyor olabilir bu sinir. Bir kere doktordan korkmuş çocuğun tüm beyaz önlük giyenlerden korkması gibi ben de sanırım tüm kırmızı kravatlılardan hazzetmiyorum (gerekirse kendi psikanalizimi de yaparım). Bir tek şu aşağıdaki görsele yakışmış bence. O da şirinliğinden yırtıyor. Azalarak bitsin tüm parlak kırmızı kravatlar.


kaldırmak ya da kaldırmamak



7856. Geleneksel Göte Giren Şemsiye Zorlasak Açılır Mı? Şenliklerine hoş geldiniz. Yılın illaki maddi anlamda en sıkışık olduğum zamanlarında üst üste güzellikler olur hayatımda. Aynı şu görseldeki adamın "lan ya kaldıramazsam"stresini yaşıyorum.

Behlül Sandalyesi

Lost’un finaliyle hayal kırıklığı yaşayanlar olarak büyük bir sabırsızlıkla 24 Haziran’daki Aşk-ı Memnu finalini bekliyoruz. En azından onda bir atraksiyon olur tek umut kaynağımız. Bir seks olur, bir duruma ayma olur (ulan Adnan Taocu dombilisin yani daha da anlamazsan), bir entrika olur, bir tutku olur daha ne olsun. Çok şükür kuantum fiziği, parapsikoloji filan da içermediği için kafamızda soru da yok açıklanmamış olarak kalabilecek. Bindirbir Gece gibi canlı olarak yayınlanacakmış çemçük ağızlı Behlül’ün yaptığı açıklamaya göre. Canlı yayında seviş de olmaz şimdi kütük filan var. İdare edeceğiz ne yapalım.

Hiç öyle entelektüel bir tavır takınıp “ayy ben yerli dizileri hiç izlemiyorum ıyk” filan denmesin sevgili okuyucu, en azından benim gibi diziyi fragmanlarından da olsa takip ediyorsunuz. Bu kadarı bile gayet yeterli oluyor. Atraksiyonlu bir şey varsa zaten facebookta arkadaşlarınız gözünüze sokuyor. Bir şekilde hayatımızın içine girmeyi başarıyor. Hiç olmadı Bihter ve Behlül karakterlerine ait zamazingolar sürekli çarşıda, pazarda, eş dost meclisinde hep burnumuzun dibinde bitiveriyor. Konuya uzak kalmanız mümkün değil. Çarşıya çıktığınızda yer gök Bihter donu, Bihter geceliği, Bihter kolyesi, Behlül’ün telefon melodisi, Behlül tişörtü. Azalarak bitsin istiyorum.

Behlül sandalyesi diye bir şey varmış. Hani her türlü saçma şeyi görmüştüm dizide kullanılanlarla ilgili de bu son nokta oldu diyebilirim. Öncelikle büyük bir ticari farkındalık sahibi bunu yapıp pazarlayan kişi. Aslında Andy Warhol’da diziden iyi para kırabilirdi zira Behlül’ün duvarındaki resim olarak kendisinin Marilyn Monroe artworkü genç kızlarca kapışılıyor. Kayseri’de doğacaktı Andy be ah be.

Sandalyeye muhabbetine dönecek olursak DHA’nın haberine göre sandalyeyi Kayserili kadın girişimci Şafak Çivici satıyor ve ismini de “Lola” koymuş. Ancak diziyle birlikte sandalyelerine yağan yoğun ilgiden sonra adına “Lola” koyduğuna pişman olmuş ki şöyle demiş: “Kataloglarımıza ‘Lola' diye girdi bir sonraki sandalyeye ‘Behlül' ya da ‘Bihter' ismini verebiliriz.” Tanesini 110 liradan satıyorlarmış ve 3000 siparişten 2800’ünü kısacık bir sürede sipariş yoluyla satıvermiş. Ne çok sandalyeye ihtiyacımız varmış meğer. Çok merak edenler için Behlül sandalyesi üreticisiyle aşağıda poz veriyor.