
Ne zaman böylesi bir iç huzursuzluğu yaşasam ya başıma bir iş geliyor ya da arkamdan çevrilmiş bir olayı, bir sözü, bir naneyi öğreniyorum. Dün, akşam yemeği diye ağzıma 2-3 kaşık nesfit tıkıştırdıktan sonra daha fazla duramadan attım kendimi dışarı. Kulağımda müzik, evimin bulunduğu sakin semtte yürüdüm. Ramazan olduğu için herkes evinde iftar sofralarının başındaydı. Bense 10 gündür atmayı unuttuğum ve balkonda biriktirdiğim çöplerimle bir başımaydım. G-talk’un başında beni beklesindi, umrumda bile değildi. Telefonumu da kapatmıştım. Ulaşılmak ve dırdır duymak en son isteyeceğim şeydi bu gece. Kendimi her şeyden soyutlamak ne ferahlatıcıydı.
Ellerim ceplerimde, kulağımda müzikle, ağır adımlarla kaç saat yürüdüm bilmiyorum. Roman kahramanlarının kendi iç dünyalarına yaptığı alegorik yolculuklardan biriydi sanki. Peki o zaman yüzüme esen akşam rüzgarının manası ne olabilirdi? Okulda her şeyi sembole imgeleme boğmayı, onları yorumlamayı, yormayı, yoğurmayı çok iyi bilirdik. Artık uğraşmıyorum bunlarla da. Çok yorgunum. Bildiğin yürüyorum işte. Ötesi berisi yok, öküz altında buzağı yok, hadi başka kapıya kış kış diye aklımdaki saçmalıkları uzaklaştırdım bir nebze.
Derken ayaklarım yorulduklarına kanaat getirmiş olacaklar ki kendimi evimin kapısında buldum. Çöpleri çok geç dışarı çıkarmıştım. Kapıcı yine almamıştı. Bugün onları geri içeri taşımayacaktım. Anahtarı kilide soktum, kapıyı açtım. Kafamı gök yüzüne kaldırıp dolunayı belli belirsiz selamladım ve içeri girdim.








