under blue moon i saw you


Ne zaman böylesi bir iç huzursuzluğu yaşasam ya başıma bir iş geliyor ya da arkamdan çevrilmiş bir olayı, bir sözü, bir naneyi öğreniyorum. Dün, akşam yemeği diye ağzıma 2-3 kaşık nesfit tıkıştırdıktan sonra daha fazla duramadan attım kendimi dışarı. Kulağımda müzik, evimin bulunduğu sakin semtte yürüdüm. Ramazan olduğu için herkes evinde iftar sofralarının başındaydı. Bense 10 gündür atmayı unuttuğum ve balkonda biriktirdiğim çöplerimle bir başımaydım. G-talk’un başında beni beklesindi, umrumda bile değildi. Telefonumu da kapatmıştım. Ulaşılmak ve dırdır duymak en son isteyeceğim şeydi bu gece. Kendimi her şeyden soyutlamak ne ferahlatıcıydı.

Ellerim ceplerimde, kulağımda müzikle, ağır adımlarla kaç saat yürüdüm bilmiyorum. Roman kahramanlarının kendi iç dünyalarına yaptığı alegorik yolculuklardan biriydi sanki. Peki o zaman yüzüme esen akşam rüzgarının manası ne olabilirdi? Okulda her şeyi sembole imgeleme boğmayı, onları yorumlamayı, yormayı, yoğurmayı çok iyi bilirdik. Artık uğraşmıyorum bunlarla da. Çok yorgunum. Bildiğin yürüyorum işte. Ötesi berisi yok, öküz altında buzağı yok, hadi başka kapıya kış kış diye aklımdaki saçmalıkları uzaklaştırdım bir nebze.

Derken ayaklarım yorulduklarına kanaat getirmiş olacaklar ki kendimi evimin kapısında buldum. Çöpleri çok geç dışarı çıkarmıştım. Kapıcı yine almamıştı. Bugün onları geri içeri taşımayacaktım. Anahtarı kilide soktum, kapıyı açtım. Kafamı gök yüzüne kaldırıp dolunayı belli belirsiz selamladım ve içeri girdim.

Azalarak bitemedi

Dizi bitti gitti kurtulduk derken artçı şokları hala hayatımı dürtmeye devam ediyor. Daha ne kadar sürecek bilmiyorum ama yeter artık. Bihter’i de, ayakkabılarını da… Bir türlü azalarak bitemedi, gidemedi.

Keyfim Yerinde Vol.1


Birazcık kafamı toparladım. Nerede ne yapmıştım konulu düşünüp sonra da kendime bir kahve hazırladım, bilgisayarın başına geçtim. Bu yaz da Redro güzel tatiller yapıyor. Yaptı demedim dikkatinizi çekerse yapıyor dedim. Karadeniz’de başlayıp, Akdeniz’de devam eden, en son da Ege’ye uzanan tatil maceramı bu haftasonu da sevdiceğin yanına İstanbul’a giderek Marmara’da devam ettireceğim sevgili okuyucu.

Peki Karadeniz’e niye gittim? Karadeniz’de nereye gittim? Cevap: Samsun’a çok yakın arkadaşlarımın birinin düğünü için gittim. 3-4 gün kaldık. Hiç olmadı 70 kişiyle tanışmışımdır. Oğlan bizim kız bizim olunca tabi kuzenler yeğenler arkadaşlar derken yoruldum yeminle. Kınaydı, kuaförüydü, fotoğrafıydı, yemeğiydi, düğünüydü, akrabası, eşi dostuydu derken neredeyse gelin kadar biz de yorulduk. Yine de en eğlenceli kısmı alkolsüz olan düğünün terastaki bira kaçamağıyla şenlenmesi oldu. Alkolik gençler olarak orada kendimize edindiğimizi mini bistro sayesinde pek çok kaynaşmalara da ev sahipliği ettik. O kadar ki içerideki düğünden çok daha eğlenceli bir ortam vardı ve 1 saat sonra gelinle damat da kaçıp yanımıza geldiler. Bir süre sonra, anneler tarafından ellerimizde sigaralar, biralar alem yaparken basıldık, azarlarımızı işittik, sitemleri sineye çektik ve hep beraber aşağı düğüne indik. Gelinsiz damatsız düğün olmuyormuş tabi onlar da haklılar.

Onun dışında Samsun nasıl bir yerdi derseniz bana göre Ankara’nın içinde deniz olan versiyonuydu. Amazonlar ilk olarak bu şehirde ortaya çıkmışlar. Ona çok şaşırdığımızı belirtmek isterim. Onları temsilen böyle kocaman Amazon heykelleri filan yaptıkları, Venedik gibi böyle kanalların açıldığı, gondolların faytonların olduğu büyükçe de bir rekreasyon alanı yapmışlar deniz kenarına. Bir de teleferik vardı ki bizi en çok mest eden şey o oldu. Kısacık sürse de oldukça keyifliydi. Onun dışında en piyasa caddelerinden biri olan Çiftlik Caddesi’ni kendimize mesken belirleyip altını üstüne getirdik. Samsun’un bir de çok canavar dolmuş şoförleri var. Yani neredeyse hepsi F1’e çıksalar bir McLaren ile bir Schumacher ile kıyasıya yarışırlar. En keyiflisi ise her tarafta dini yazı ve görseller olan dolmuşunda ilahi kasedi dinleyip sağa sola ana avrat düz giden dolmuşçuydu.

Bol bol yiyip içtik tabi. Samsun’a kadar gelmişken meşhur Samsun pidesi ve döneri yemeden şehirden ayrılmak olmazdı. Bir de Bafra dondurması yedirdiler bize pek lezzetliydi.

Düğünün ertesi gelin, damat, damadın kankası ve gelinin kankası olarak ben arabaya doluşup Ankara yollarına vurduk kendimizi. Ankara-Samsun arası otobüsle molalı bir şekilde 6 saat sürüyor normalde. Saat 4’te başladığımız yolculuk road trip edasına büründüğünden eve beni bıraktıklarında saat sabah 3.30’u geçiyordu. Hayatımın en eğlenceli, en güzel yolculuklarından biriydi.

Özetle çok eğlendim demeye getiriyorum sevgili okuyucu. Öyle denize girdim, güneşlendim filan demediğim için de kimsenin bana ana avrat söveceğini sanmıyorum. Diğer maceralarımı da sonra yazayım bu yeterince uzun bir yazı olmuş bile.

deniz, kum, güneş; oh mis gibi hayat


2010 yazının tüm tatillerini, tüm izinlerini tüketmiş biri olarak bloguma geri dönebilirim artık. Anlatılacak yığınla şey var aslında. Değişen, gelişen ve hatta türlü türlü evrimleşen şey var hayatımda. 1-1 buçuk ayda hayatımın altıyla üstü hallaç pamuğu misali harman oldu. Sıkıcı, üzücü, bunaltıcı, şaşırtıcı, sevindirici ve hatta ayakları yerden kesici pek çok gelişme var. Bunları parça parça anlatmak var aklımda sevgili okuyucu. Neresinden tutup da başlasam bir tek onu kestiremiyorum henüz. Seni ihmal etmiyorum demek için yazıyorum aslında bu satırları. Yoksa kimseye bir manası yok.

Temmuz başında başka biri için atan kalbim, durdu ve Ağustos ortasında başka biri için atabildi mesela. Sonra, piştilerden pişti beğendim. Eski sevgililerim sözleşmiş gibi üst üste karşıma çıktı. En sonuncusuyla ve hani şurdakiyle kanka gibiyim. Yine de the Jewel of Ice questini bitirdim. Tüm levelları tamamladım artık PvP kısmına geçiyorum. Selam ederim.

Yeni durumumdan dolayı ise hala kafam karışık. Yeni birine alışmakta güçlük çekiyorum. Gülümseyerek gözlerime bakması bana acı veriyor. Neşeli hali, sürekli bizim için planlar yapması, “haftaya Ankara’ya geliyorum uçak biletimi aldım” demesi mideme ağrı veriyor. Sanırım hızlı gelişmelerden hazzetmiyorum bakalım bekleyip göreceğiz.

Tatil bitti ama benim içimdeki hala uzanıp gökyüzüne dokunma isteği geçmedi. Uslu bir çocuk olursam tekrar dokunabilecekmişim öyle dediler. Böyle böyle işler işte sevgili okuyucu. Görseldeki el benim elim olup denizde fazlaca kalmaktan dolayı buruş buruş olmuştur.