çat pat bir şeyler


Bazı ilişkiler çat diye başlar, çat diye biter. Pek de öyle kaotik anlar filan geçirmezsiniz. Uykusuz ya da aç kalmazsınız. Hatta "aman be, boşver, bu da böyle olsun," der geçersiniz sadece (Öyle sanın, evet, aynen devam edin). Yine de elinizde fırsat olsa kaş göz dalmak istersiniz (itiraf nokta kom). Bunun hayali bile bazen gülümsetir. Stalker edasıyla hala birbirinizin hayatıyla da ilgilisinizdir bu arada. "Arkadaşız biz ya," ayağıyla görüşür edersiniz. Her neyse. Medeniyiz sonuçta. Böylesi bir zorunluluğunuz var. İnkar edilse de o lanet olası ten çekimi ortadadır. İki tarafta farkındadır olayın. İlk başta kasılarak konuşulur, eller kollar nereye konacaktır bilinmez. En kestirmesi kankaymış gibi davranmaktır. Eh kanka ayağı göt ayağı diye boşuna demiyor büyükler. İrdelemek istediğim, merak ettiğim konu aslında şu: Ellerin, yüzün, saçların, kasıkların ve dahi nefesin henüz ben kokarken, o ellerimle değiştirdiğim çarşafların üzerine başka bir bedeni nasıl yerleştirebildin? Aldığım en iyi doğum günü armağınıydı, bravo. Keşke demeler bir boka yarasaydı sileceğim çok şey olurdu o güne dair. Bilmedeğim bir şey için suçlanamayacağımdan içim rahat, ama aynı hatayı ben de başkasına yapmaktan korkuyorum. Çünkü birbirimize karşı garip bir lanetimiz var. (8 Ağustos 2010'da taslaklara kaydedilen bu yazı henüz gün yüzü görebildi. Zamana yaydımdı. İyi etmişim. Parantez içi kendi kendime de ne güzel saçmalarım.) Bu şarkı güzel, bunu dinleyin. Gerisi mühim değil.





photo

Çeşme, Oi Va Voi ve Bizim Çocuklar (Vol.3 Part 2)

Maşallah bana. Tam bir aydır bu tatil yazısını yazıp da sizlere nispet yapamadım. Kadim dostum Ğınome (aka Forsaken) "hadi gidiyoruz redro hem senin hem benim doğum günümü kutlarız, hem kafa dağıtırız hem de kışın hayalini kurduğumuz gibi Çeşme tatili yaparız," dedi. "Hem Oi Va Voi konseri de var Babylon'da ona da gideriz be. Bakarsın kızlar teklif eder," demeyi de ihmal etmedi. Zaten kaçacak yer kafamı dağatacak bahane ararken ilaç gibi gelmişti bana bir kez daha kendisi. Hemen ertesi gün bavulumu hazırlayıp yollara vurdum kendimi. Bir sırt çantasıyla İzmir Otogarı'nda sabahın köründe beni bir saat bekletseler de, yolda kavun çekti canım ya olsa da yesek türevi her türlü isteğimi de yerine getirdiler. Dünyanın en tatlı kavununu sayelerinde yedim. Grubun içindeki tek kız ben olduğum için de her türlüsünden kaprisimi hoş karşılayacaklardı. Allah için prensesler gibi el üstünde tuttular beni. Haklarını yemeyeyim. Tabii benim sayemde hiçbir mekana girememe sorunları olmadı, bunun da etkisi var sanırım.

Çeşme'ye varır varmaz, çantaları hemen eve fırlatıp tekrar arabaya doluştuk. "Seni çok seveceğini düşündüğüm ama sakin bir yere götüreceğiz," dedi Ğınome. Götürdükleri yere bir baktım benim her Çeşme'ye gelişimde gittiğim, en sakin ve en güzel, tertemiz koyu Paşalimanı. Daha mutlu olamazdım.
Hadi kumru yiyelim, nolur kumru yiyelim, hadi Şevki'ye gidelim sızlamaları da meyvesini verdi. Temsili foto yukarıdadır. Şu meret neden Ankara'da yok? İsyanım var.

Cumartesi akşam giyindik süslendik konserin başlamasına bir saat kala "dur lan evde içelim de gidelim mekanda içkiye çok para bayılmayalım" ekolünden gençler olduğumuz için verenda da üç kişi 70lik vodkayı hallettik. Evde yiyecek bir şey olmamasına rağmen 3 çeşit meyve suyu ve redbull olduğundan türlü kokteyller yaptım. "Aç, işsiz filan kalırsam, barmaidlik kariyerime devam edeyim," dedim bizimkilere. Önce hadi len dediler redbull ile içtiler sadece ama sonra benim kokteylden tadıp bana da yapsanacı gençliğe döndü hepsi. Neyse burada yeteri kadar ben güzel kokteyl yapıyorum deyip kendimi övdüm sanırım. Pilotluk müessessine hizmet eder bir şekilde evden çıkıp Babylon Aya Yorgi'nin kapısına geldik. İçeri girdik. "Ahaha kızlar teklif filan etmez size. Baksanıza hepsi ilik gibi. Size bu akşam ekmek yok" diye sahne önünde gülüşürken çat diye grup sahneyi çıktı. Biz de kendimizi dans edip şarkılara eşlik ederken bulduk.
En önde olduğumuz için playlisti de takip ettik tabi. Bir sürü fotoğraf çektim ama bloggerın belli bir kapasitesi olduğu için iyice küçültüp 3-5 tanesini sizle paylaşabiliyorum. Refugee ve Yesterday's Mistakes'in videoları da var ama makinem hayvani olduğu için her biri 192mblik atamıyorum hiçbir yere ki sizle paylaşabileyim. En önde olduğumuzdan korumayla da anlaştık önümüzden hiç geçmedi. Bize su filan ikram etti hatta o derece iyilerdi. Gerçi ben her arkamı dönüşte bizimkilerden birinin sırayla olmadığını fark ettim ama olsundu. Terliklerimi ve çantamı çıkarıp sahneye koydum o kadar yüzsüzlük yaptık yanımdaki diğer kızlarla. Bridgette abla bizi sesi, güzelliği, karizması ve de düzgün zenci poposu-bacağı kombinasyonuyla komplekse soksa da canımızdı o bizim.
 
Konser bitti çılgın danslarımıza bir süre devam ettik ama yorulmuştuk. Mükemmel fikirler insanı olarak hemen hadi sahile gidelim millet kesin seviş haldedir ama biz de birer götlük yer buluruz be kendimize diye fikir ortaya attım. Beklediğimin aksine herkesler otellerine pansiyonlarına dönmüştü. Kimseler yoktu. 
Sahilde uzanıp yıldızları seyrettim, dalgaların sesini dinledim. Huzur doldum resmen. Tatlı talı rüzgar esiyordu. Dolunay vardı gökyüzünde. Bir film karesinden fırlamış gibiydi her şey. Kendi iç huzurumu bulmuş bir şekilde orada sabahlayabilirdim ama bizimkiler memleketi kurtarmaktan sıkılmış olacaklar ki haydi gidiyoruz dediler. Ğınome ile kol kola girip "kışın hayalini kuruyorduk buralara gelmelerin bak işte burdayız yihuuuuuu," diye koştuk kapıya kadar tüm yolu. İşte alkol insana böyle anlamsız şeyler yaptırıyor. Sonrası hepimiz arabadayken sızmışız. Şoförlüğümüzü yapmayı kabul etmiş şanslı arkadaşımız E bizi uyandırdı eve geldiğimizde. Sonrasında Ğınome ile çeşitli maceralara imza attık ama onları anlatmayayım (sinsice güleyim burada).

Bol sohbetli, bol gülmeceli, sıfır kaprisli bir tatildi. Arkadaşlarım, Megan Fox'ın 10 olduğu bir dünyada bana 8 verecek kadar inceydiler, sağolsunlar. Gururum okşandı. Pazar akşamı B. İzmir'e geldi, aslında Çeşme'ye gelecekti de istemedim. Tüm kaprisimi ona kustum hatta diyebilirim. Bir insan niye bu kadar iyi olur ki? Biz işte sonrasında sevgili olduk vs. Şimdi de birlikteyiz. Adoniissss diye anırdığım için evren karma filan el ele verip bana bi güzellik yapmışlardı. Pekiii en önemli soru şudur bu evrede: Ben mutlu muyum? İyi, hoş güzeliz ama bakalım. Neyse Oi Va Voi ile bitirelim yazıyı en iyisi. Çok konuştum. Özet geçemedim yar geçemedim.

Vol.3


Get Set Go - Die Motherfucker Die 

Artık o şezlongun üzerinde daha fazla yayılamazdım. Ayağa kalktım. Sırtım ter içindeydi. Her tatilci gibi parmak arası terliklerim vardı şezlongumun hemen dibinde. Bir tekme savurdum onlara. Güneş artık o yakıcılığını yitirmeye başlamıştı saat itibariyle. Birkaç saat sonra gün sonu turuncusu önce mora, sonra laciverde dönecekti. Dolunay da vardı zaten önceki akşam. Sinirliydim. Tatilimin son günüydü. İçime sindiremediğim, kafamı bozan o kadar çok şey vardı ki arkadaşlarımın şen kahkahaları bile bana batar olmuştu. Son bir saattir aralıksız çalıyordu telefonum, dünyanın en tatlı sesli adamı arıyordu. Kapatmayı akıl edemeyip ya da cevaplamaya tenezzül etmeyip her seferinde sesini kısıyordum. Hiçbir şeyin önemi yoktu aslında. O ikisiyle aynı tatil kasabasının havasını soluyor olmak, dünyanın en tatlı sesli adamının sürekli arayarak beni darlaması, tatilin son günü oluşu. Sinirliydim nerdeydi şu kahrolası iskele? Ve buldum.

Nefes al, nefes ver. Nefes al, nefes ver. Nefes al, nefes ver. Hala sinirliydim. Yeter be dedim kendi kendime. Tüm karın ağrılarımı, tüm sinirimi falan tekmeleyebilseydim ya da etimden et koparılmışçasına bağırabilseydim, o an benden mutlusu ve pamuğu olamazdı. Bunları yapamayacağımı biliyordum. Nihayetinde toplum içinde yaşıyorduk ve ben “fuck the system be” diyecek teenage dönemlerini çoktan geride bırakmıştım. Derin derin nefes alıp verdim. Bir, iki, üç. Koş redro, koş. İskelenin sonunda gözlerini kapa. Ayaklarının yerden kesildiğini hisset. Sonra denize dev bir tokat gibi gömül. Ağzıma burnuma su kaçmıştı. Hiçbiri önemli değildi aslında. Su yüzüne çıktım. Hayatım boyunca karşıma çıkan adamları düşündüm. Nefret ettiklerimi, hayal kırıklığına uğrattıklarımı, gülüp geçtiklerimi, yok saydıklarımı, hepsini düşündüm. Attığım her kulaç onların suratlarına atılmış birer tokattı. Genzimden geçip kendini dışarı atan tuzlu su beynimi de aydınlatmıştı. Peki, sinirim geçmiş miydi? Hayır. Asla.

O an dünyanın en güzel şarkısı da şu an dinlemekte olduğunuz şarkıydı işte. Sözleri de burada.

player mevzusu

Desire - Don't Call 


Şimdi Grooveshark da yasaklılar arasına girince alternatif bir şeyler lazımdı yazıların yanında müzik paylaşma saplantım için. punkreas.org'da kaç zamandır gördüğüm ve imrendiğim playerı, buzcevheri'nin kafasının etini yemem sonrası ele geçirmiş bulunmaktayım. Şu üstte görmüş olduğunuz mavi yazının yanındaki playe tıklıyorsunuz ve güzelim şarkıları playlist olarak burdan dinleyebiliyorsunuz. Zaman içinde tüm şarkıları buraya aktaracağım.


(sağ tıklayıp farklı kayet seçeneğini kullanarak da bana saygılarınızı sunabilirsiniz)

What is that? (Τι είναι αυτό;) 2007


Father: What is that?
Son: A sparrow.
Father: What is that?
Son: I just told you father. It's a sparrow.
Father: What is that?
Son: A sparrow father, a sparrow.

Kısa filmlere olan sevgimi ve ilgimi biliyorsun diye varsayıyorum artık sevgili okuyucu. Vimeo'da amaçsızca gezerken bir süre önce izlediğim bir kısa film çıktı tekrardan karşıma. Film, 2007, Yunanistan yapımı ve bir babayla oğlun evlerinin önündeki bahçede oturdukları sahneyle açılıyor. Pek çoğunuzun bildiği bir öykü olabilir ama somut olarak karşınızda görmek bir kez daha o iç burukluğunu hatırlatacak size. Hatta babanız yakınınızdaysa ona gidip sarılma ihtiyacı hissedebilirsiniz, uzaktaysa da bir telefon edin sesini duyun. Ve evet bana küfredeceğinizi biliyorum.




Yönetmen: Constantin Pilavios

Ayıplı rüya (wet dreams değil kesinlikle)


Şimdi sanıyorum ki benim kıçım uyurken hep açık kalıyor, o yüzden gün geçmiyor ki yeni bir fantastik rüya daha görmeyeyim sevgili okuyucu. Dün akşam da bu geleneği bozmadım ve şu şekil bir rüya gördüm. Freudian rüya analizcilerini ve “gündüz niyetine, hayır olsun, anlat bakalım”cıları ön sıralara bekliyorum.

Eski manitamın evine gidiyorum bir konuyu konuşmak için. Konuşacağım şey telefonla filan halledilemeyecek nasıl bir şeyse artık adamın ayağına kadar gidiyorum yani varın siz düşünün durumun “ciddiyetini”. Kaşlarımı çatmış açıklama yapıyorum, hafiften de fırçalıyorum aslında. Suçlu suçlu beni dinliyor, sıska vücudunu iyice kamburlaştırmış oturuyor karşımda, özür dilercesine kafasını sallıyor, “çok haklısın”, “kusura bakma”, “özür dilerim” vs gibi mırıldanıyor.

Rüyanın buraya kadar olan kısmı gayet güzel normal yani, neyse, konu bir şekilde çözüldü diye rahatlıyoruz ikimiz de. Amaaaaa “ve olaylar gelişir” şeklinde konulu filme dönüşüveriyor rüya birdenbire. “Afrikalı kadınlar neden hızlı koşar?” sorusuna cevap verircesine bir kendini geliştirmişlik içine girmiş (temsili foto için bkz) adam ben şok içindeyim.

Pucca’nın tabiriyle biz vur tamburun tellerine halindeyken birden odaya annesi giriyor (yoo yoo düşündüğün gibi değil okuyucu). Annesini normalde görmedim ama bu kadar genç ve dahası doğal sarışın olduğunu sanmıyorum. Her neyse, biz hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyoruz ağzımız yüzümüz kaymış ama “barely naked” olduğumuz için de çok toparlanacak bir durum yok. Bir süre muhabbet ediyoruz odadan çıkacakken “fark etmedim sanıyorsunuz ama size bu durumu hiç yakıştıramadım. Redro hele ki sana hiç hadi benim bu oğlum gerizekalı. Eşim de ben de bu çocukta ne bulduğunu hiç anlayamamıştık da şimdi görüyorum istemeden,” diye bana saydırırken oğluna dönerek “Ört şunu, terbiyesiz,” diyor. “Şunu iç kendine geleceksin,” diyerek bana bir adet majezik veriyor. Sevinçle kabul ediyorum, dönüp adama “bir daha görüşmesek daha iyi olacak sanırım,” diyorum. “Redro, gitme çok özür dilerim, götlük ettim,” diyor ve ekranda the end yazısı. Rüya bitti, bu kadar.

Geçmişte yaşadığım birkaç olayın yansıması var burada tamam kendim de çözdüm olayı ama yine de bu rüyayı yormak isteyen olursa merakla dinleyeceğim.

Keyfim Yerinde Vol.2


Bozkırkurdu olmadığım bilinen bir şey herhalde. Ankara’nın karasından kaçıp Antalya’ya sığınmak en güvenilir, en huzurlu tatildir benim için. Yazın ortasında izne çıkmamla grip olmam bir oldu. Ateşler, hapşuruklar ve burun akıntıları içinde 4 gün serilip yattıktan sonra "eeeh be yeter ben gidiyorum," deyip emektar bavuluma en gerekli 3-5 parça kıyafeti, bikinimi ve terliklerimi tıkıştırdım; laptopın şarjını da kontrol ettikten sonra o akşam yola çıkmaya hazırdım.

Ankara’nın sarı çayırlarından Antalya’nın kızıl toprağına, gölgelerinde serinleyeceğim turunç ağaçlarına ve ılık, mavi Akdeniz’e doğru neşe ve heyecan içinde gidecektim. Daha mutlu bir yolculuk olurdu aslında ama tek kişilik koltukta keyfederek gideyim diye aldığım interneti, TV’si ve hatta saati bir türlü çalışmayan, ayrıca dünyanın en ukala hostuna sahip Ulusoy otobüsüne binmeseydim. Herkes uyusun da şikayetlenmesin diye Ankara’dan çıkmadan apar topar servis yapıp ışıkları kapattılar. Antalya’ya kadar sağ çaprazımdaki kızla birlikte cin gibi bakınarak, Ulusoy’a ve hostuna küfürler ederek geldik. Adam o kadar ukalaydı ki neredeyse her 15 dakikada bir servis düğmesine basıp bir o bir ben hostu çağırıp bir şeyler istedik. Onu uyutmayarak intikamımızı aldık.

Uykusuz geçen bu yolculuğumda Türkiye’deki “bel fıtığı” gerçeğine bir kez daha şahit oldum. Molada indiğim yerde birkaç yere eski sevgilimin numarasını bel fıtığı diye yazıp ondan intikam alsam mı diye düşündüm ama sonradan unutmuşum. 

Bir muz kabuğunun içinde Afrika’dan Türkiye’ye gelen hamamböceği misali, camıma konarak Ankara’dan Antalya’ya benimle gelen yolculuk arkadaşım kara sinekle vedalaştıktan sonra eve gitmek üzere servise bindim.

Günlerimi terastaki hamak ve salıncak keyfi ile deniz arasında huzur içinde geçirdim. Onun dışındaki tespitlerimse şu şekilde:
  • Park havuzunda abdest alan adam gördüm. Memleket iyiye gidiye elhamdülilah Kastamonu ben Kastamonu.
  • Nevrotik – Psikiyatri Kliniği diye bir yer açmak psikiyatra gitmemek için yeterli bir nedendir bence. (Dedeman Oteli geçtikten sonra Fener taraflarında böyle bir yer var gerçekten)
  • Yasemin kokulu tuvalet kağıdı diye bir şey varmış. Fonksiyon olarak aynı. Kıçımı silerken önce kağıdı burnuma götürmeyeceğime göre ne gerek var böyle şeylere? En az renkli tuvalet kağıtları kadar lüzumsuz.
  • Turistik bir şehirde bile olsanız, babanızın koluna girip de gece dışarı çıktığınızda "vay be adama bak çıtır kızı takmış koluna geziyor," diye muamele görmeniz olasıymış bunu da bir kez daha gördüm. Ha çok güldük o ayrı. Debiller sizi.
  • Tatile gidip de “Bodrum’a da gittik beraber” “Evli, mutlu, çocuklu” ve “Poşet” şarkılarını hala ezberlemeyenleri dövüyollaaamış.
  • Bir de bizim evin az ilerisinde şöyle bir çarşı var. Mescidiyle barıyla bir bütün yani. Aynı girişten giriyorsun bir kapı mescit öbür kapı bar. Artık hangisi işinize gelirse. 

Saatler



“Dearest,

I feel certain that I am going mad again. I feel we can't go through another of those terrible times. And I shan't recover this time. I begin to hear voices, and I can't concentrate. So I am doing what seems the best thing to do. You have given me the greatest possible happiness. You have been in every way all that anyone could be. I don't think two people could have been happier 'til this terrible disease came. I can't fight any longer. I know that I am spoiling your life, that without me you could work. And you will I know. You see I can't even write this properly. I can't read. What I want to say is I owe all the happiness of my life to you. You have been entirely patient with me and incredibly good. I want to say that – everybody knows it. If anybody could have saved me it would have been you. Everything has gone from me but the certainty of your goodness. I can't go on spoiling your life any longer. I don't think two people could have been happier than we have been.

V.”



“Sevgilim,

Yeniden delirmeye başladığıma eminim. Bir kez daha o korkunç şeyleri yaşamaya katlanabileceğimizi sanmıyorum. Bu kez iyileşmeyeceğim de. Sesler duymaya başladım ve konsantre olamıyorum. Bu durumda yapılması en uygun görünen şeyi yapıyorum. Bana, mümkün olan en büyük mutluluğu yaşattın. Her açıdan, benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık daha fazla savaşamıyorum. Hayatını mahvettiğimi ve ben olmazsam çalışabileceğini biliyorum. Çalışabileceksin biliyorum. Görüyorsun, daha bunu bile doğru dürüst yazamıyorum. Okuyamıyorum. Söylemek istediğim, hayatımdaki bütün mutlulukları sana borçluyum. Bana karşı sonsuz sabırlı ve inanılmaz iyiydin. Demek istediğim – herkes bunu biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Senin iyiliğine olan inancım dışında benim için her şey bitti. Hayatını mahvetmeye daha fazla devam edemem. İki insanın bizden daha mutlu olabileceğini sanmıyorum.

V.”